Günümüzde bazı haberler karşısında toplumsal olarak sergilediğimiz şaşkınlık, aslında ne kadar seçici bir algıya sahip olduğumuzu da gözler önüne seriyor. Özellikle yayınevleri gibi “entelektüel” kimlikle özdeşleştirilen kurumlar söz konusu olduğunda, ortaya çıkan olumsuzluklara verdiğimiz tepki daha sert ve daha görünür oluyor. Oysa bu durum, daha önce benzer koşullarda çalışan sayısız insanın yaşadıklarıyla kıyaslandığında ciddi bir çelişki barındırıyor.
Bugüne kadar pek çok sektörde, zor şartlar altında çalışan, emeğinin karşılığını alamayan ya da sistemin içinde ezilen insanlara çoğu zaman sessiz kalındı. Bu durum, sıradan ya da “alışılmış” olarak görüldü. Ancak iş yayınevlerine geldiğinde, sanki bu kurumlar kapitalist düzenin dışında, daha “temiz” ve “adil” yapılarmış gibi bir beklenti ortaya çıkıyor. Oysa yayınevleri de nihayetinde birer işletmedir; üretim yapar, kâr hedefler ve sistemin kurallarına göre hareket eder.
Bu noktada asıl sorgulanması gereken, belirli kurumlara yüklenen anlamlar ve beklentilerdir. Okur kitlesine hitap eden, eğitimli bireylerle ilişkilendirilen bir yapının, sistemin dışında kalacağına inanmak bir tür yanılgıdır. Çünkü kapitalist düzen, yalnızca belirli sektörleri değil, tüm üretim ve hizmet alanlarını kapsayan geniş bir çerçeve sunar. Yayınevleri de bu çerçevenin bir parçasıdır.
Dolayısıyla, ortaya çıkan durumlara yalnızca kurumun kimliğine bakarak tepki vermek yerine, daha bütüncül bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Eğer bir eleştiri yapılacaksa, bu eleştiri yalnızca yayınevlerine değil, benzer koşulları üreten ve sürdüren sistemin tamamına yöneltilmelidir. Aksi halde tepkilerimiz, tutarsız ve seçici olmaktan öteye geçemez.