• 276 syf.
    Sen nasıl bir insansın Ümit Yaşar?
    "Hayatımdan şairliğimi çıkarırsanız geriye önemli bir şey kalmaz" diyor. Duyguları o kadar gel git yapıyor ki etkilenmemek elde değildi. Bir bakıyorsun “Yaşadığım kırık dökük yıllar, koyu bir yalnızlığa mahkûm etmişti beni.” Diyerek ümitsizliğine değiniyor. Sonra bir bakmışsın “Varsın şimdi, bu karanlıklar her gün biraz daha koyulaşsın. Varsın bu yokluklar, bu çaresizlikler biraz daha bastırsın. Nasıl olsa güneş hiç batmamacasına doğacak bir gün.” Gibi yazılar ile ümitten bahsediyor.

    Kitabın ilk yüz on sayfası şiir, sonrası mektup ve yazılardan oluşuyor. Şiir-Mektup tarzında olmasına rağmen hızlı bitirdim. Yoğun geçen aşk beni biraz sıktı. Yavaş okusam sıkılmazdım. O yüzden okuyacaklara tavsiye; kitabı ağırdan alarak okuyun. Her sayfası alıntılı yapılacak mısra-cümlelerden oluşuyor bence. Birçok da alıntı ekledim zaten.

    Kitap Yalnızlık, Aşk, Ayrılık, Özlem, Hasret, Boşluk, Ölüm, Acı, Keder gibi konuları yoğun bir şekilde işlemiş. Dikkatimi çeken konular olduğu için beğendimi söyleyebilirim. Temel motif, kelime her neyse artık Kadın, Kadın vücudu, Kadın ruhu diyebiliriz. Her sayfa böyle çünkü. Başka ülkelerin geleneklerinden de görebiliriz. Mesela Japonlarda Geyşa. Bunun dışında şiirlerinde dinsel, tarihsel, sanatsal motifler kullanmış. Klasik müziğe olan ilgisini de görebilirsiniz. İkinci dünya savaşına, Nagazaki’ye, gaz odalarına değinmiş. Başka şairlerde duyduğumuz “To be or not to be” burada da var. O dönem de baya popülermiş sanırım.

    Ümit Yaşar, bir bakıyorsun inançsız bir tarzda konuşuyor bir bakıyorsun inanıyor gibi. İroni havasında bir anlatım olmuş. Açıkçası anlayamadım. Üç defa intihara kalkışmış, oğlu intihar etmiş bir şairi anlamak kolay olmasa gerek. Aslında hayatına dışardan baktığımız da başarılı biri olarak gözüküyor. Elli sekiz yıllık yaşamına birçok eser sığdırmış. Birçok gezi, birçok iş sığdırmış. Demek ki hiçbir şey göründüğü gibi değilmiş. O da bir tutunamayanmış. Şiir isimlerinde bile bolca ‘karanlık’ kelimesi dikkat çekiyor. Suçlu varsa kendisiymiş gibi. “Yaşıyorsam; gelecek günlerin seni getireceğine inandığım içindir.” Diyor. Kurtuluşun başka birinden olacağını düşünüyormuş sanırım. Ben de öyle düşünürdüm. Bir tarafım öyle düşünüyor hala. Ama böyle bir şey yok. Olmayacak da. İnsan ne ederse kendisine eder. Her şey kendi elinde. Kişisel gelişim kitapları da öyle diyordu sanırım. Yine de iyi insanlarla karşılaşabilmek dileğinde bulunalım.

    Şairin ilk kez bir kitabını okudum. Bu kitap sayesinde Ümit Yaşar OĞUZCAN ile tanıştığım için hediye eden caaanım arkadaşıma, hatta arkadaştan daha öte olan o insana çook teşekkür ediyorum. Her hediye kitap yeni bir yazar ile tanışmak oluyor benim için.

    Yazdıkça uzuyor gidiyor. Kitap hakkında, ben de uyandırdığı düşünceler üzerine daha o kadar çok şey yazabilirim ki kalanları da kendi günlüğüme saklayacağım.
  • Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
    Belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
    Hepimiz, herbirimiz gizli bir istemle adaşız
    yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
    hayatımıza kendi adımızla başlardık
    bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
    belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
    aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
    adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
  • Bir Özlem Şarkısı / Hasibe GEZGİN

    Gözlerim bulutlandı,
    Şarkılar eylül rengi.
    Yüreğimde demir parmaklıklar…
    Kendime takılıp düşüyorum nicedir.
    Düşlerimin elleri çatlak,
    Gülüşü nasırlı gecelerimin.
    Omuzları çöktü hecelerimin.
    Gittiğin gün feri söndü, bendeki benin.

    Ayazdayım,
    Gülüşlerim yağmur kokuyor,
    Bakışlarımda, gözlerin kanıyor.
    Yoksun, bu yokluk beni yoruyor.
    Dudaklarımdaki ninniydin oysa,
    Masaldın eğreti akşamlarımda.
    Şimdi kıyılarımda değil ellerin.
    Sûretin düşmüyor odalarıma.
    Bir özlem şarkısı dilimin ucunda,
    Kalbin atıyor damarlarımda,
    Gök mavisi yarınlar adıyorum sana.
    Duyuyor musun?
    Hayalin ısıtıyor içimi,
    Görüyor musun?

    Bu şehir sensiz kambur…
    Sokaklar, yaralı; hasta ve bitkin.
    Gözlerinde vahşi bir tortuyu saklıyor gece.
    Sesim çatlıyor yokluğuna değdikçe,
    Duvarlara çarpıp parçalara bölünüyor düş mavisi gençliğim.
    Çürüyen ömrüme inat,
    Sesini çoğaltıyorum, nefesini saklıyorum içimde,
    Birikiyor sevdan, boy veriyor masl rengi bahçelerimde.

    Sesimde eylül kırıklığı, sonbahar hüznü,
    Gittiğin gün, yalnız kaldım kalabalıklar içinde.
    Önce ellerim silikleşti; sonra gözlerim yitip gitti ardından.
    Sokaklar adını sayıkladı bir zaman,
    Bir zaman sen koktu kaldırımlar.
    Bıraktığın gibi gökte asılı kaldı bulutlar.
    Kim bilir kaç gün, kim bilir kaç gün…
    Yüreğim ayazda kaldı,
    Buza kesti gecelerim,
    Ve gülüşlerine tutsak,
    Kim bilir kaç gece şafak söker diye bekledim.

    Bir özlem şarkısısın uzaklarda sen,
    Gözlerin yitik kentler gibi.
    Seni bağırıyorum gün doğumlarında,
    Senli cümleler kuruyorum.
    Kayıp zamanları yaşıyorum şimdi,
    Eksik mevsimleri tüketiyorum.
    Sensiz, sensiz…
    İçimden yoksulluğuma ağlamak geliyor,
    Yapamıyorum.

    Nerdesin?
    Gözlerin masal kokuyor mu hâlâ?
    Unuttum tadını ellerinin,
    Öpmedim nicedir çünkü.
    Gülüşüm zehirli
    Yaralı bir geceden sesleniyorum sana.
    Gittin, bu sensizlik ağır geldi bana.
    Delirecek gibi oluyorum bazen,
    Sığamıyorum odalara,
    O an, işte o an bir özlem şarkısı düşüyor dudaklarıma,
    Seni çağırıyorum,
    Bilmem yüreğimin çığlıklarını duyuyor musun?
    Bak, kanat çırpıyor sana düşlerim,
    Görüyor musun?
    Sar beni; sar kendiliğini, içtenliğini ayazda kalmış sonbaharlarıma.
    Güneş ol, bahar ol.
    Üşüyorum.
    Sensiz, bu şehirde eskimek istemiyorum.

    Bilmem, gözlerinde hangi yağmur ıslanıyor şimdi,
    Kurşun gibi ağır hasretin.
    Ben, tüm benliğimle yüzünü saklıyorum gözbebeklerimde.
    Her zerremde nefesin.
    Seni özlüyorum, öyle işlemişsin ki içime.
    Adın dilimde,
    Paslı geceler saplanıyor tenime.
    Sen, öylesine uzaksın ki…
    Yollar öylesine insafsız ki…
    Ölgün bir kentte ihtiyarlıyor sözlerim
    Gözlerine dokunmadan kimsesizlikle bileniyor gözlerim.
    Senden vazgeçmek mi?
    Bu aşk, alın yazım oldu artık benim.

    Bir özlem şarkısı geçiyor içimden,
    Gülüşlerim senli akşamlara tutsak.
    Nereye gitsem…
    Gözlerin benimle geliyor.
    Hayalin gölgem gibi.
    Nereye saklasam bilemiyorum bu sevgiyi.
    Say ki, bir kâbus bu,
    Geçecek,
    Bir, iki, üç…
    Kapa gözlerini,
    Ellerimi anımsa.
    Yüzüme dokun,
    Yüreğimi kucakla.
    Geçecek bu bozgun, dinecek bu fırtına.
    Vuslat kapıda.
    Biz iki sevdalı,
    Düşeceğiz yine aynı kıyıya.
    Zaferi hak etmek için dayanmak gerek bu çalkantıya.
    Günün birinde, aynı sabaha uyanacağız nasıl olsa.
  • (Peygamber ahlakı bu olsa gerek).

    "Makam Odasını Kumrulara Terk Eden Bürokrat"

    Trafik kazasında hayatını kaybeden Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Ahmet Halûk Dursun, Topkapı Sarayı Müdürlüğü yaptığı dönemde makam odasını, avizeye yuva yapan kumrulara terk etmişti.

    Haluk Dursun yaşananları şöyle anlatmıştı:

    Aslında bu olayı emekli olup, köşeme çekildikten sonra yazmayı düşünüyordum. Çünkü biliyordum ki, ben yine çenemi (kalemimi) tutamayarak zülf-ü yâre dokunacağım...

    Ama o dönemde yaşananları anlattığım bir dostum çok ısrar etti, “bunu mutlaka yazman lazım” dedi. Ben de hikâyenin içinde hem bürokratik bir zihniyet hem de gerçek bir aşk hikâyesi bulunduğu için saray tarihine bir kayıt düşürmeye karar verdim...

    Kimse ısrar etmesin isim vermeyeceğim.

    Topkapı Sarayı'nda müdürlük yaptığım dönemde, makam odamda otururken bir kumrunun açık pencereden girerek avizenin etrafında uçtuğunu gördüm. Hiç kımıldamadan seyretmeye başladım.

    Kumru sanki tavaf eder gibi odanın her tarafında dolaştı, avizenin üzerine kondu, bir süre oturdu. Sonra geldiği gibi uçup gitti. Biraz sonra yanında başka bir kumru ile tekrar geldi.

    Bu sefer sanki bir ev (saray) sahibi edasıyla onu gezdirdi. Yeni geleni elinden, (kanadından) tutar gibi aldı ve avizenin içine oturttu. Bir süre koklaştılar. Sonra uçup gittiler.

    Ertesi gün ikisi birlikte ağızlarında dal parçacıkları ile geri geldi ve avizenin içine bir yuva kurmaya başladılar. Yuva bir kaç gün içinde kuruldu.

    Ben olup biteni hiç ses çıkarmadan izliyordum. Dişi kuş yumurtlama hazırlığı yapıyordu.

    Galiba onlar da beni izliyordu ki, hiç tedirgin olmuş gibi görünmüyorlardı. Buna karşılık dışarıdan odaya başka birisi girince, hemen ürküp pencereden kaçıyorlardı. Baktım olmayacak, makam odamı onlara bırakıp hemen karşıda bulunan küçük bir odaya geçtim.

    Bir gün televizyon çekimi için Topkapı Sarayı'na gelen gazeteci dostum rahmetli Savaş Ay, “hocam niye bu küçücük odada oturuyorsun” diye sordu.

    “Ben hâlden anlarım, bir kumru arkadaşım sevgilisine, “ben seni saraylarda yaşatacağım” diye söz vermiş, insan yuva kurana yardımcı olmaz mı” dedim.

    “Hocam ne olur göster şu yuvayı bana” dedi ve kapıdan odadaki yuvanın fotoğrafını çekti.

    Ertesi gün beni Ankara'dan arayan arayana... “Derhal makam odası açılsın, kumruların yuvası dağıtılsın, saray bakımsızlıktan perişan olmuş görüntüsü verilmesin” dediler.

    Meğer Savaş Ay haber yapmış bizim kumru hikâyesini...

    Hemen aradım, “üstad sen ne yaptın” dedim.

    “Hocam bu kadar güzel malzeme (haber) buldum, yazılmaz mı Allah aşkına” dedi.

    “Gazetede sabah toplantısında anlattım, herkes ayağa kalktı ve seni alkışladı” diye ilave etti.

    “Sadece gazete değil, Ankara da ayağa kalktı sayende” diye cevap verdim.

    Şimdi ne yapacaktım? Çifte kumrulara kol kanat gerip onların saadetlerini korumaya mı çalışacaktım, yoksa odayı kullanıma açarak bir yuvanın dağıtılmasına mı neden olacaktım?

    Bir şekilde, ya ben makamı, ya da o kumrular makam odamdaki yuvalarını kaybedeceklerdi.

    Akşama kadar Bakanlıktan beni aramayan kalmadı...

    “En azından yumurtadan yavru kuşlar çıksın, uçup gidene kadar bekleyelim” diye düşündüm.

    “Ben yuvayı almam, siz beni görevden alın isterseniz” dedim.

    Ertesi gün yuvaya bakmaya gittim ki ne göreyim, yuva yerinde duruyordu ama kumrular yoktu.

    Yuva yerinde durmasa, “birisi kuşları ürküttü, kovaladı” diyecektim. Halbuki yuva yerli yerinde duruyordu. Kumrular sanki durumu hissetmiş ve sessizce çekip gitmişlerdi. Bir daha da hiç gelmediler.

    Ben daha sonra Topkapı Sarayı'ndan Müsteşar ve Bakan Yardımcısı olarak Ankara'ya gittim.

    “Kuşların yuvası dağıtılsın, makama sahip çıkılsın” diyenlerin ise hiçbirisi Bakanlıkta makamlarında kalamamıştı.

    Muhakkak ki, biz de bir gün bu makamlardan uçup gideceğiz. Kuşlar ise hep sevmeye, uçmaya ve yuva kurmaya devam edecek.

    Hocamızın Mekânı Cennet Olsun...
  • BİR TARLA KUŞUNA

    Selamlar olsun sana, tasasız can!
    Kuş ta olsan hiçbir zaman olmayan—
    Ne cennetten ne de onun yakınından
    Geniş kalbini savurgan gerginleşmelerin içinde akıtan
    Önceden tasarlanmamış sanattan.

    Yükseklere ve daha yükseklere atlayan
    Dünyadan,
    Bir bulut gibi kaçan yangından;
    Derin deniz mavisi bile olsa kanatların,
    Ve hala şarkı söylerken havalarda süzülen, ve süzülürken şarkı söyleyen hiç durmaksızın.

    Yıldırımının içinde altından
    Batan güneşin,
    Üstünde bulutların rengi açılmakta olan onun,
    Bedensiz bir keyif gibi dolaşır ve koşarsın sen
    Yarışına az önce başlamış olan.

    Soluk erguvan rengi düzgün
    Uçuşunun etrafında erir senin;
    Bir yıldız gibi gökten
    Göze çarpan gün aydınlıkken
    Göze gözükmesen de sen, tiz ses çıkartan neşeni işitirim ben buna rağmen —

    Oklarının keskin olduğu kadar
    O gümüş kürenin
    Onun güçlü lambası azalırken
    Beyaz şafağın içinde açıkça duran,
    Biz onu güçlükle görünceye kadar, biz onun orada olduğunu hissedinceye kadar

    Bütün yeryüzü ve hava
    Çok daha parlaktır senin sesinle,
    Açık olduğunda gece
    Tek bulutla yalnızbaşına
    Ay yağmur gibi yağdırır ışıktan demetlerini, ve dolup taşmıştır gökyüzü.

    Bilmeyiz biz nesin sen;
    Nedir sana en çok benzeyen?
    Damlalar akmaz ebemkuşağı bulutlarından
    Göze bu kadar parlak gözüken,
    Sanki bir yağmur yağıyormuş gibi nağmeden senin buradalığından:--

    Bir ozan gibi sanki saklı duran
    Işığı içinde düşüncenin,
    Şarkısını söylerek ilahilerin kendiliğinden,
    Dünyayı umutlarla ve korkularla dövünceye kadar paylaşması için
    Önemsemediği acıyı onun:

    Bir hanımefendi gibi saray kulesinde doğan
    Asil olaraktan,
    Onun aşk yüklü ruhunu müzikle yatıştıran
    Gizemli saatte, aşk kadar tatlı olan
    Dolup taşıran çardağını onun:

    Bir ateşböceği gibi altından
    Bir çiyin kuytu yerinde duran
    Serperek kimseye borçlanmadan
    Onun renk özünü havadan
    Arasında çiçeklerin ve çimenin onu gözden saklayan:

    Bir gül gibi korunan
    İçinde kendine ait yeşil yaprakların
    Sıcak rüzgârlarla koparılan
    Verdiği koku bayıltıncaya kadar çok fazla tadından
    O ağır kanatlı hırsızların.

    Sesinden ilkbahara ait sağanakların
    Parıldayan üstünde çayırın,
    Çiçeklerden yağmurla uyandırılan--
    Gelmişin ve geçmişin hepsinden
    Sevinçli ve aydınlık ve ışıl ışıl —senin müziğin daha baskın.

    Öğret bize, hayalet ya da kuş,
    Ne tatlı düşünceler geçer senin aklından:
    İşitmemiştim asla ben
    Övgü aşktan ya da şaraptan
    Bir sel gibi püsküren bu kadar ilahi bir kendinden geçiş.

    Evlilik törenine ait korolar,
    Ya da zafere ait ilahiler,
    Seninkisiyle karşılaştırılsalardı eğer, olmazlardı bütünüyle onlar
    Boş bir övüngenlikten başka hiç birşey—
    İnce bir şey fakat içinde bizim sezinlediğimiz kadarıyla bir hayli gizli istek var.

    Hangi cisimlerdir fıskıyeleri
    Senin sevinçli gerilmelerinin?
    Hangi kırları, ya da dalgaları, ya da tepeleri?
    Hangi şekilleri gökyüzünün ya da düz yerin?
    Ne çeşit aşktır bu senin kendi cinsinin? hangi bilmezliği acının?

    Açık keskin sefanla senin
    Olamaz isteksizliğin:
    Gölgesi rahatsızlıkların
    Asla gelmiş olamaz sana çok yakın:
    Seversin, fakat asla bilmezsin üzgün doymuşluğunu sevginin.

    Uykudan uyanırken ya da uyumuşken
    Ölümden saymalısın sen
    Şeyleri daha gerçek ve daha derin
    Düşlerinde görebildiğinden biz ölümlülerin,
    Yoksa nasıl bu kadar billur gibi bir akarsunun içinde akabilirdi notaların?

    Önceye ve sonraya bakarız biz,
    Ve yas tutarız olmayan için:
    En gönülden kahkahamız
    Bir hayli acıyla doludur bizlerin;
    En kederli düşünceyi anlatanlardır en tatlı şarkılarımız bizim.

    Eğer gene de tepesinden bakabilseydik biz
    Nefretin ve gururun ve korkunun,
    Eğer doğmuş olan şeyler olsaydık biz
    Bir damla gözyaşı dökmemek için,
    Hiç bilmem nasıl yakınına gelebilirdik senin neşenin.

    Bütün ölçülerinden daha iyi
    Hoş sesin,
    Bütün gömülerden daha iyi
    Kitapların içlerinde bulunan,
    Ozana senin hünerlerin, ey yere tepeden bakan!

    Öğret bana yarısını memnuniyetin
    Bilmesi gereken senin beyninin;
    Böylesine uyumlu delilik
    Aktıysa dudaklarımdan benim,
    Ben nasıl dinliyorsam onu şimdi, dünyanın da beni o zaman öyle dinlemesi gerek.

    Percy Bysshe Shelley
  • 252 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    muhteşem bir romandı.

    kuşak çatışması pek tabi romanın ana temasını oluştursa da, kitabı bu denli sevmeme neden olan karakterlerin arka planının doyuruculuğu oldu.

    bir defa bazarov, hayat görüşünü paylaşmasam da, idealist duruşu, kendinden taviz vermemesi, taşıdığı güveni, her tanıştığı insanı kendi aurasına çekebilmesiyle takdir edilecek bir adam. öte yandan, iç dünyasında yaşadığı karışıklıklar sonucunda, aile , arkadaş ve çevresine taşıdığı ukala, üstten bakan, küçük gören ve hatta saygısız bir insana dönüşmesi karakteri sevmeyi zorlaştırsa da, bu kitabı klasikler arasına girmesinin en büyük sebebi olmasıyla yine de müthiş bir karakter. öyle ki, aşk karşısında yenik düşmemek için, prensiplerini yok saymamak için, romantizme karşı durmak için, kaçıp gitmesi, ve pek tabi kendisini bekleyen sonla birlikte düşünüldüğünde, turgenyev anlatmak istediğini bize müthiş bir biçimde aktarmış oluyor. idealist ama; eş olması, anne baba olması, dost olması zor bir karakter, ama günün sonunda onu anlıyorsunuz, takdir ediyorsunuz, duygularını paylaşıyorsunuz ve malesef sonundan kendisine üzülüyorsunuz. cidden dört dörtlük karakter yansıtmış turgenyev.

    arkadiy ise tek kelimeyle toy. sayfaları çevirirken bir erkeğe dönüşmesini izliyoruz. bu bağlamda o da içi dolu bir karakter. bazarov'un etkisinde, idealleri olan, yeniliklere açık aynı zamanda baba evine gelince aristokrat yaşama da ayak uydurmaktan geri kalmayacak, aksine yenilikçi idealist tavrını aile işlerine de uygulamayı düşünen biri. bence bazarov'la olan ilişkisi zayıfladığında yeni yaşamına kolayca uyum sağlıyor.

    babalar ise, aristokrat fakat tırnak içinde kafaları az çalışan adamlar. işlerinde görece başarılılar. kaldı ki, yazarın kurmacasında bu şekilde gösteriliyor olmaları da romanın vermek istediği anlamda gizli sanırım. şöyle ki, aristokratlar, fakat gelecek onlarda değil. zaman onların zamanı değil. rusya eğer gelişecekse onların mantalitesiyle olmayacak. bu yüzden nispeten başarısız, ne yapacaklarını bilemeyen, çocuklarına gereğinden fazla düşkün ve onların onayına ihtiyaç duyan karakterler.

    son olarak kitabı olurken, 1812 napolyonun rusya'ya saldırmasının toplum üzerindeki etkisi, deli petro'nun ülkesini modernleştirme fikri, 1862 toprak köleliğinin kaldırılması gibi siyasi ve toplumsal olayları da göz önünde bulundurarak okuyunca, romanda günlük hayatta geçen olayları anlamlandırmak, okuma keyfini çok daha fazla arttırıyor.

    turgenyev'in ise, batılı bir yazar olması kurmacada karakterlerin oluşum ve okuyucuya yansıtılmasında direkt etkili olmuş. oğulların, bilimsel anlamda alman ekolü etkisinde olması, gerekli gördükleri yeniliğin ve toplumsal dönüşümün avrupa'dan gelecek olması, -dostoyevski'nin sahip olduğu düşüncelerin tam aksi-, gibi. ya da daha fazla özgür kadınların olması, hatta kimi kadın karakterlerin daha fazla romanda yer alması tesadüf değildir diye zannediyorum. yine diğer rus klasiklerde gördüğümüz kadın karakterler, daha evcil, toplumsal ve ekonomik yaşantının dışında olurlar. ancak, tıpkı turgenyev'in annesi gibi toprak zengini, erkekten görece bağımsız anna gibi bir karakterin yer alması yalnızca bir rastlantı olmasa gerek. bu yazdıklarım önemsiz noktlalar olsa bile, turgenyev'in rus çağdaşlarından, avrupalı bakışıyla farklı bir yerde duruyor olması neticesinde romanın izlerini sürme çabamda beni oldukça heyecanlandırdı bu roman.
  • 80 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Aşk ve kadinlara dair,başligi itibariyle okumaya başlamadan ônce daha somut ,daha objektiv çôzümlemelere tabi tutulduğunun izlenimini verir,Gelin görün ki ,bu tamamen yanliş bir başlik olmuş,belki de "annem ve hayatima giren üç beş kadina dair"daha čok yakişirdi gibime geliyorKitapta yer alan anlatim,kadinlarin pozitiv ve negativ yaklaşimlarini analiz etmekten ziyade,',yaşadiği dönemin de etkisinde kalarak,kadinin ikinci cins olmasinin üzerinden betimler,bunu da geneleştirir..
    Bu fikri edindikten sonra,kitaba inceleme eklemekten ziyade,yazarin hayatina biraz gôz atma ihtiyaci hisettim,zira şimdiye kadar bu tarzda okuduğum kitaplarin yazarlarinin hayatlarinda onlari bu fikre yônlendiren ,cocukluktan kalma travmalari yer alir..
    Schopenhauer de işte bu noktada ,çocukluğu göz onunde bulunduralacak bir yazar ve felsefecidir...

    ..."Herr schopenhauer’in veznesindeki katiplere gelen habere göre patronları baba olmuştur. Katiplerden biri; -eğer oğlanda heinrich usta gibi olursa bir maymuna benzer". Der ve Schopenhauer’e özgü çirkinliğin kimden aldiğini ve ilk etapta görünuş olarak çok da tatmin edici bir görunüse sahip olmadiği ortaya çikar.
    Biraz ilerki yaşlarda,baba ve annesinin arasindaki yaş farkindan kaynaklanan ,belki de annesinin doğasindan kaynaklanan koket ruhunun,babasini sürekli aldatmasi ,kadinlara yönelik bu yaklaşimina sebebiyet vermistir die düsunuyorm.
    Babasinin erken ölümünden sonra(annesinin sadakatsizliğinden intihar ettigi düsunulur),hem ölümun verdiği buhran,hemde sebeplerine değinecek olursak,onu muhtemelen kadinlara karşi ki tutumuna,bir miktar daha güvensizlik,nefret ekler..
    Yillarca annesinin sevgisizliği aralarindaki soğuk ilişki bazi notlara şu şekilde yansir:
    ..Oğlunun bir canavar olduğunu, kendisini hem şaşırtıp hem korkuttuğunu söylerdi. Bir gün weirmar’a annsini görmek için geleceğini haber verdiği zaman aceleyle oğluna şu mektubu yolladı; - senin saadetini işitmek isterim, fakat yüzünü görmemeyi tercih ederim. Bunu senden saklamıyorum, buraya gelmemen için her şeyi yapmaya razıyım. Seninle yaşamak istemediğimi söylemiştim. Her şeyden şikayet etmen, inatçı bakışların, hiç kimsenin anlamadığı garip fikirlerin. Bütün bunlar beni eziyor ve sıkıyor....
    Aralarindaki sevgisizlk,haliyle ilerleyen yaşlarinda ,aşk hayatini da etkiler..Karoline Jagemann ile duygusal ilişkisi hüsranla sonuçlanir,ve bunun dişinda cok fazla renkli bir aşk hayati olmamistir..
    Hal böyle olunca ,hayatina üc beş kadin siğdiran bir adamin ,(ki anne ôrneğini kùçumsememk gerek,erkeklerin hayatindaki rol model açisindan)bu tarz yaklaşimlarda ve çozümlemelerde bulunmasini az da olsa anlayabilirm,fakat kendini felsefeye ve yaziya adamis birinin bu konuda biraz daha objektiv yaklaşmasini beklerdim..
    Çocuklukta yaşanan kötü muamelelerin (ihmal ve istismar) uzun vadede ruh sağlığına olan olumsuz etkileri araştırmalar ile ortaya konmus madem,bilimin gerçekliligine bir kanit daha Schopenhauer olabilir