Ertesi gün babami evin arka tarafına götürüp onun için diktiğimiz on dört zeytin ağacını gösterdim. Emel ve Saada, ilk iki zeytin ağacı kalınlaşmış, uzamıştı. Bana halkımı hatırlatıyorlardı. Köyümüzün el konulan zeytin ağaçlarının meyvelerini toplayan İsraillileri seyrederek saatler geçirirdim. Zeytinleri düşürmek için değneklerle dalları şiddetle dövüyorlardı. Bu kadar dövülmeye, kurak topraklara ve vahşi sıcağa rağmen ağaçların yaşamasına ve yıldan yıla, yüzyıldan yüzyıla yeni meyveler vermesine şaşıyordum.
Güçlerinin köklerinde yattığını biliyordum o kadar derinlere iniyorlardı ki ağaç kesilse bile yaşıyorlar ve yeni kuşaklar oluşturmak için yeni sürgünler oluşturuyorlardı. Her zaman halkımın gücünün, zeytin ağaçları gibi köklerimizde yaptığına inanmıştım.
"İyi şeyler seçim yapmayı zorlaştırır. Kötü şeyler seçenek bırakmaz." Neden Yahudiler için çalıştığını sorduğumda babamın verdiği yanıtı tekrarlamıştım.
Anladım ki cesaret korkunun yokluğu degildi, bencilliğin yokluğuydu; bir başkasının çıkarını önüne koymaktı. Babam hakkında yanılmıştım. O bir korkak değildi. Biz onsuz nasıl yaşayacaktık.
"Tarih boyunca fatihler fethettiklerine hep böyle davranıştır. Kötü insanlar, bize davranışlarını gerekçelendirmek için bizim değersiz olduğumuza inanma ihtiyacı duyar. Keşke hepimizin aynı olduğunu fark edebilseler."