Her şeyi unutmak mı daha kötüydü yoksa hatırlamak mı? Unutmak, belki de bir çeşit kurtuluştu; acının izini silip insanı yeniden doğurabilirdi.
Fakat ben biliyordum ki unutmak aynı zamanda ihanetin en sessiz şekliydi. Kendine, geçmişine, sevdiklerine... Hatırlamaksa bambaşka bir azaptı. Ve belki de en acısı birinin unuttuğunu, diğerinin hâla hatırlıyor olmasıydı.
Bronz’la bizim hikayemiz, işte bu acı dengeden ibaretti.
O hatırlar.
Ben unuturum.
Biri hatırladıkça diğeri asla tam anlamıyla unutamaz.
"Benim bir vatanım yok," dedi usulca ona dönerek, "çünkü senin için ondan vazgeçtim. Seni daha
çok seviyorum. Ben İngiliz değilim. Amerikalı değilim. Ben sadece bu evliliğin halkıyım ve bunun da bir demokrasi olduğunu sanıyordum. Bu yüzden diktatörlük olduğunu öğrenince şaşırdığım için kusura bakma. Belki iyi ama yine de bir diktatörlük. Babamın kontrolünden, sen onun yerine geç diye çıkmadım."
Kartlar dağıtıldı. Kartlar kaderiniz.
Kimse kaderinin dışına çıkamaz.
Yeni bir kimlik. Silinen bir geçmiş. Alınacak intikam ve ortaya çıkarılacak gerçekler. Kıyamet içimizde. O gün geldiğinde ne yapman gerektiğini biliyorsun. KALE.