Canım Ate’m, dilsiz yoldaşım, ruhumun diğer yarısı...
Hatırlıyor musun o ilk haftalarımızı? Henüz adımların yere tam basmıyordu, o minicik patilerin halının üzerinde acemice kayıyor, dünya senin için devasa, gürültülü ve ürkütücü bir yer gibi görünüyordu. Ama senin için korkunun bittiği, huzurun başladığı tek bir güvenli liman vardı: Kucağımdaki o sıcak boşluk. Henüz dünyanın ne rengini ne de şeklini biliyordun. Gözlerini dünyaya tam anlamıyla benim kucağımda açmıştın. O puslu, laciverte çalan bakışların ilk kez netleştiğinde, gördüğün ilk çehrenin ben olması tesadüf olamazdı. O an aramızdaki o ilahi bağ, mühürlenmiş bir mukavele gibi ruhumuza kazındı. Sanki bana o ilk bakışınla şunu fısıldamıştın: 'Tamam anne, korkacak bir şey yok, benim vatanım burası...'
Henüz avuç içi kadar bir tüy yumağıyken bile, o asil ve mağrur duruşunun sinyallerini veriyordun. Uykunda sayıklarken çıkardığın o incecik, huzurlu iç çekişler benim için dünyanın en pahalı senfonisinden daha kıymetliydi. Seni bir sanat eserini izler gibi saatlerce hayranlıkla seyrederdim; her geçen gün serpilişini, kulaklarının yavaş yavaş dikilişini, bakışlarının derinleşmesini... Bebeklik dişlerin kaşındığında parmaklarımı bir oyuncağın heyecanıyla ısırmaya çalışışın, sonra benim canımın yandığını küçük bir 'ah' sesimden anlayıp, hemen o yumuşacık ve ıslak dilinle ellerimi özür dilerce yalaman meğer ne büyük bir karakterin habercisiymiş. Sen daha o günlerde bile nezaketi, merhameti ve sadakati özünde bir mücevher gibi taşıyordun.
Şimdi o kucağım boş, o süt kokulu büyüme anları sadece zihnimin karanlık odalarında birer film şeridi gibi dönüp duruyor. Boşluğa uzanan ellerim hala o yumuşak tüy yumağının sıcaklığını arıyor. Ama biliyorum ki Ate, o ilk bakışta kalplerimizin arasına düşen o sönmez ışık, ne araya