Bir uzmanlık öğrencisi bitirme tezliye ilgili ondan akıl alıyor, bir danışan çocukluğuyla ilgili zor meseleleri onun yardımıyla çözüyor. Karşımızda ‘her derde deva’ yapay zeka.
Mesele algoritmalar ya da yapay zekâdan ibaret değil. Asıl mesele, dünyanın artık canlı bir varlık olarak değil, ölçülebilir, yönetilebilir ve sömürülebilir bir kaynak olarak görülmesi. Ekonomik büyüme ve verimlilik takıntısı, sınırsız ilerleme inancı, ve insanın kendi köklerinden kopuşu asıl mesele.
İnsan artık göğe bakmıyor, toprağa dokunmuyor, sessizliğe katlanamıyor. Sürekli bağlı, sürekli meşgul, sürekli uyarılmış halde yaşıyor; ama bütün bu hareketin ortasında ruhu yavaş yavaş çürüyor. Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini söylerken aslında onu görünmez ağlarla kuşattı. Eskiden zincirler demirdendi; şimdi ise ekranlardan, reklam dillerinden, veri akışlarından ve “ilerleme” denilen büyülü kelimeden yapılma prangalarımız var.
Her teknoloji, beraberinde bir dünya görüşü getirir. Örneğin sürekli hızlanan iletişim araçları, yalnızca haberleşme biçimimizi değiştirmez; dikkat süremizi, sabır kapasitemizi, hatta insan ilişkilerimizin ritmini de dönüştürür. İnsan giderek daha hızlı düşünmeye zorlanır, ama daha az derinleşir. Her şey erişilebilir hale gelirken hiçbir şey gerçekten içimize işlemez. Bilgi çoğalır, hikmet azalır.
Batı uygarlığı birkaç yüzyıldır insanlığa tek bir masal anlattı : Daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla teknoloji bizi daha mutlu edecekti. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersi : İnsanlık hiç olmadığı kadar bağlantılıdır ama hiç olmadığı kadar yalnızdır. Hiç olmadığı kadar zengindir ama hiç olmadığı kadar anlam kriziyle boğuşmaktadır.
Şehirler büyürken insanlar küçülmüştür. Sistem genişlerken ruh daralmıştır.
Modern çağ insanı toprağın ritminden