Ah, sözcükler öyle yetersiz, öyle güçsüz ki
gördüklerimi söylemeye! Aklımda kalanlar ise
neredeyse hiç, gördüklerime göre.
Ey sonsuz ışık, yalnızca kendinde varsın,
kendini yalnız sen tanırsın, tanıdığın,
tanındığın için kendine güler, sevdalanırsın!
İnsan kendine uygun olmayan
bir yazgıyla karşılaşırsa, yerini bulamayan
her tohum gibi, ulaşamaz başarıya.
Doğanın önerdiği ilkelere
uyum gösterseydi eğer aşağıdaki dünya,
çok daha iyi bir toplum olurdu yeryüzünde.
Ama siz, kılıç kullanması gerekeni
dine yöneltiyor, vaaz vermesi gerekeni
kral yapıyorsunuz;
işte bu nedenle doğru yoldan sapıyorsunuz.
Ey okur, Tanrı’nın borcun nasıl ödenmesini
istediğini öğrenince,
sakın umutsuzluğa düşeyim deme.
Çekilenin biçimini önemseme:
sonrasını düşün; düşün ki, cezanın en ağırı bile
sona erecek mahşer gününün ertesinde.
***
Ey akıl gözleri körelmiş,
gerisin geri giden, kendini beğenmiş,
bahtsız, zavallı Hıristiyanlar,
hiçbir şeye bürünmeden adalete kanat çırpan
melek kelebeğini oluşturmak için kozadan çıkan
tırtıllar olduğumuzu görmüyor musunuz?
Niye yükseklerde uçuyor ruhunuz,
gelişmesi bitmemiş tırtıllar gibi
kusurlu böcekler olduğunuzu bilmiyor musunuz?
“Adımlarınızı güzelliğe doğru götürsün öyleyse,
durmayın, basamaklara doğru gelin!” diye
sözünü sürdürdü saygılı kapıcı.
İlerledik; ilk basamak mermerdi,
temiz mi temiz, kaygan mı kaygandı,
bir aynada gibi gördüm onda kendimi.
İkinci basamak karaya çalıyordu,
enine boyuna çatlaklarla dolu
kireçli sert bir taştan oluşmuştu.
En üstte yükselen üçüncü basamak,
sanki tutuşmuş somakiydi,
damardan fışkıran kan gibiydi.