-insanın kendini sınırlı bir parçası olarak hissettiği bu sınırsız bütüne ve bu bütünün zaman, mekan ve madde içerisindeki görünüşüne—Tanrı- adını veriyor ve yeryüzündeki varlıklar arasındaki birliğin ancak sevgiyle gerçekleşebileceğini öne sürüyor.
-Her türlü kötülüğün ve her türlü acının kökü mülkiyettir ve her şeye bol bol sahip olanlarla, hiçbir şeyleri olmayanlar arasında çatışma çıkma tehlikesi vardır-
İnsanları yalnızca -incelenecek ve gözlenecek- basit bir materyel
olarak görecek yerde onların çağrılarına kulak vermeye ve kardeşçe birtakım yükümlülükler yüklenmeye başladığından beri, ölümden aldığı mesajla kendi kaderinin tüm insanların kaderine —üzerlerinde ölümün gölgesinin dolaştığı bütün insanların kaderine— bağlı olduğunu anladığından beri, varlığın o sakin ve resmi yapılacak kadar güzel olan düzeni, vicdanındaki depremin sallantılarıyla sarsılmış ve ruhunun üzerine yıkılmıştır(....)
Ruh, kendisini çeviren mekanın içinde hüküm süren ölü sessizliğin ortasında, bedeni harekete getiren ve tirtir titreyen küçücük bir mekanizmadan başka bir şey değil; tarih, rastgele ortaya çıkan olayların gayesiz bir kaosu; insan, ancak kısa bir süre için hayatın sıcak kılıfına bürünmüş, dolaşıp duran bir iskelet ve bütün bu açıklanamıyan, düzensiz çarklar, akıp giden bir su gibi veya solan yapraklar gibi boş!
Gerçekten de, Tolstoy nesnelere evrensel bir görüş-açısından bakmaktadır, yani antropomorfik bir açıdan (her yerde, her şeyde insanı bularak, her şeye insanmış gibi davranarak) bakmaktadır