Hepimiz kendimize itiraf etmek istediğimizden çok daha büyük ölçüde—ve bilinçdışı olarak— başkalarının etkisi altında kalırız: Çağımızın havası ciğerlerimizin, hatta kalbimizin en derin katlarına kadar girer, yargılarımız ve görüşlerimiz, onlarla birlikte var olan bir sürü başka görüş biçimi ile sürtüşürler, onların etkisiyle, fark edilemeyecek şekilde aşınırlar ya da körelirler; kamuoyunun telkinleri, tıpkı radyo-elektrik dalgaları gibi, görülmeksizin, atmosferi tabii tepkisi kişiliğini gerçekleştirmek değil, kendi görüşünü, içerisinde yaşamış olduğu çağın görüşüne uydurmak, büyük çoğunluğun duygusu önünde eğilmek, onunla uzlaşmak, ona teslim olmaktır. Eğer insanların ezici bir çoğunluğu bu derece hareketsiz bir uyumluluk göstermeseydi, milyonlarca insan içgüdüsüyle ya da tembellik yüzünden kendi fikirlerinden, kişisel görüşlerinden vazgeçmeseydi, şu dev makine çoktan durmuş olurdu. Demek ki, kendi iradesini,
milyonlarca atmosferin manevi baskısına karşı koyabilmek için, insanın özel bir güce, baş-kaldırabilecek bir cesarete sahip olması gerekir ve ne kadar az insanda vardır bu! Hatta üstün bir enerjiye de sahip olmak gerekir.