daşdibek

Ses, kaynağına doğrudan bağlıdır. Bir başka deyişle, sesi kaynağına bağlayan ilişki dolaysızdır. Kişinin kendisine en yakın niteliği sesidir. (Öreğin, bir aracı olarak adlandılabilecek ayna olmaksızın kendi yüzümüzü, gözümüzü göremeyiz.) Kişinin kendi sesi ile kurduğu süreğen ve dolaysız, aracısız ilişki, onu başka sesleri de kaynağı ile birlikte düşünmeye iter. Dolayısıyla, bu doğal ilişki kasıtlı bir biçimde bozulduğunda, kişinin sesi kaynağından bağımsız bir biçimde anlamlandırması olanaksızlaşır. Ses onu üreten bedene aittir. Böyle bakıldığında, "ses çıkarmak" deyimi, sesin içimizden çıktığını, bize ait bir şeyken dışarı brakıldığını ima eder. Bu anlamda, sessiz bir beden, susku olarak adlandırıldığından, kabul edilebilirdir ama bedensiz ses -özellikle de kendini fiziksel sunuma teslim etmiş bir sanat olan tiyatro içinde- tekinsizdir. Söylenenleri netleştirmek gerekirse, sahnede kaynağı görülmeyen bir ses duymak izleyiciyi doğrudan sahne-dışına (ya da sahedışını doğrudan izleyiciye) taşır ve tiyatro sanatına özgü bir tekinsizlik duygusu uyandırır. Freud'un anılan makalesinde tekinsizi tanımlarken atıfta bulunduğu tanımlardan biri de Schelling'e aittir: "Unheimlich, sır olarak ya da örtülü kalması gerektiği halde, açığa çıkmış her şeydir." Sahnedışı dünya sesini duyurduğunda, gizli kalma kuralını ihlal etmiş ve tekinsizleşmiştir.
s.59-60/ Dost Kitapevi, Birinci Baskı 2016, Ankara Çerçevenin İçi/Dışı·Kitabı okudu
Reklam
Sahne-dışı bir yer değil, bir düşüncedir. Sahneyi tersinden referans göstererek varolur. Sahne, gerçekçilerin istediği gibi "yaşamdan bir kesit'i gösterdiğinde, sahnedışı, bu kesit hariç, bütün yaşamdır. Öyleyse, şu da söylenebilir: sahne-dışı dünyadan sahneyi çıkardığımızda geriye kalandır, "yüzölçümü aşağı yukanı bütün bir evreni kaplar. Zamanı, zaman eksi şimdidir. Dolayısıyla, sahnedışı hakkında konuşmak "o zaman ve orası hakkında, gramerini bilmediğimiz ve takip edemediğimiz bir dilin içinden konuşmak demektir. Sözlüksüz, takvimsiz ve haritasız yaklaşmaya çalıştığımız, ne bize ne de bir başkasına ait olan, bir yok-yerden söz edilmektedir öyleyse. İskoçya ve Kuzey İngiltere kaynaklı türetimi içinde, "nasıl yapılacağını bilmek" anlamındaki "'can'den türetilmiş canny sözcüğünün içeriğinin tam tersinde, 'uncanny'nin, "neyi nasıl yapacağımızı bilememenin", belirsizliğin ve tekinsiz olanın coğrafyasındayız. Tekinsiz sözcüğünün Almanca kaynağının (un-heimlich) içerdiği yersiz-yurtsuzluk/evsizlik anlamıyla düşünüldüğünde, tekinsizlik sahnesizlik demektir. Sahne gösterimin ve ona ait bütün görmelerin ve göstermelerin, edimin evidir; öyleyse, sahnesizlik, sahne olmayışı, sahnedışı bakışı ve görmeyi engelleyen, tiyatronun temeli kabul edilen opsis'i körlüğe dönüştüren bir yok-varlıktır. Ancak, buradaki olumsuz çağrışımlı nitelemeler aynı zamanda bir imkânın da kapısına işaret etmek için dizilmişlerdir. Sahneye baktığımız her an, tiyatro gösteriminin bağlı bulunduğu konvansiyonun izin verdiklerinin dışına taşan o asıl imkân tiyatronun görünmeyen alanında sessizce gününü bekler.
s.58-59/ Dost Kitapevi, Birinci Baskı 2016, Ankara Çerçevenin İçi/Dışı·Kitabı okudu
Sahnedışı, sahneyi zamanı gelene kadar saklayan rahimdir. Yer olmayan bir yerdir, birbbakıma yok-yer'dir. İçinden geçtiktenvsonra oluşa gelen, demek ki, biçimini bulan sayısız temsilin kaynağıdır ama biçimi yoktur. İçinde şekillendiği varsayılabilecek ve sahnede bize görülebilir olan her şey, kendi izlerini orada bırakamadan, ama oradan geçmiş her şeyin belli belirsiz izini taşıyarak, bir bakıma da sahnedışının temsili, hafızanın, mahfazanın temsili olarak gelirler göz önüne.
Sayfa 50 - Dost Kitapevi, Birinci Baskı 2016, Ankara Bilmeceden Yoruma·Kitabı okudu
"Yoksa evrenin bir başlangıcı, bir ortası ve bir sonu olduğu ve yaşlanan şeyin, sonuna yaklaşınca tam da bu nedenle başlangıcna geri döndüğü doğruysa, ve öte yandan başlangıca daha yakın şeylerin önce geldiği de doğruysa, O zaman kim bizlerin, başlangıca, Truva Savaşı zamanında daha yakın olmamızı engelleyebilir? (..) Eğer olaylanın birbirini izlemesi bir döngü oluşturuyorsa, döngünün tam olarak ne başlangıcı, ne de sonu bulunmadığına göre, biz başlangıca daha yakın olmakla onlardan önce geliyor olmalıyız, tıpkı onların da bizden önce olduğunun söylenemeyeceği gibi."
Sayfa 47 - Dost Kitapevi, Birinci Baskı 2016, Ankara Bilmeceden Yoruma (Agamben nefis bir bölüm alıntılıyor Aristoteles'ten)·Kitabı okudu
Yorum alanı dediğimizde rüya'nın, rüya yorumunun da alanına giriş oluyoruz. Anlamın üstünü örtme biçimiyle rüya gibi işleyen metafor, bilmece ile de akraba çıkar. Hepsinde de nihai anlam, yorum alanının kayganlığından geçerek bize ulaşacaktır (ya da ulaşamayacaktır); her birinde gerçek anlam ile örtmecesi ya da sapması -Derrida metaforun "kavranabilir bir anlama ulaşmak için (üretilmiş) duyumsanabilir bir sapma" olduğunu söyler- birlikte,birbirine yapışık olarak bulunacaktır. Yani, bilmecede, metaforda ve rüyada, mesele, birlikte çalışan ve ancak bir arada düşünüldüğünde anlamı üretecek en az iki farklı katmanın varlığıdır. Ricoeur'e bakılacak olursa, "mitler halkların uyanıkken gördüğü düşler"dir ve bu nedenle mitleri kullanan tragedyaları ya da dram metinlerini "yormak" mubahtır.
s.45-47 /Dost Kitapevi, Birinci Baskı 2016, Ankara / Bilmeceden Yoruma·Kitabı okudu