(...) Ölüm güzel değildir elbet. Ama siz ölümü güzel, genç bir veremli annenin yüzünde gördünüz mü hiç?
(...)Annem yirmialtısındaydı, hastaydı... Ne balıkların oynaştığı denizlerden esen ozonlu rüzgar, ne üzüm tanelerinin içinde yanan güneş, ne çam gölgelerinin dinlendiği mis kokulu kırmızı topraklar, ne de benim sevgim onu dünyaya bağlayabildi.
“Çoğunun güçsüzlük sandığı yalnızlık, yalnızlığınca kalabalıklaşmasını öğrenmiş insanlar için en büyük güçtür. Boşuna, yalnızlık Allah'a özgü, denilmemiş... Yalnızlık güçlülük olmasaydı, insanlar göksel dinin tek tanrısını, yalnız başına değil, kalabalık bir aile babası olarak tasarlarlardı."
Ya ikinci, ya üçüncü eve izinli gelişimdi. Evde babamı buldum. Aylardır görmediğim babam, yorgundu. Sarılıp öptü beni, sakallarını yanaklarımda duydum. Bir anlatılmaz üzünçlü sevinçti bu.
Çanakkale Anıtı dikilirken, «Ele güne borç almak için avuç açmış yoksul Türkiye'nin şehitleri için anıt değil, şehitler adına yoksul çocuklar için okullar açılması gerekir» diye yazdığım için ne çok eleştirilere, hatta saldırılara uğramıştım. Türkiye'de insanın yurdunu sevdikçe yurt haini olarak ilânı da kolaylaşabilir.
1953’te yayınladığım ‘Geriye Kalan’ adlı kitabımın önsözünden şu satırları buraya aktarıyorum:
“Onbeş yıl oluyor. Babıâli’ye aşk şiirleriyle girdim, yokuşun alt başından ellerim kelepçeli çıktım.
Bir küçük, bir güdük kalem ki, şeflerin, diktatörlerin, yardakçıların, bütün bu kör nişancıların hıncına, gayzına, gazabına hedef oldu.
Şimdi dönüp geriye bakıyorum. Bir yaz güneşi altında, yedi rengin bütün çekiciliğiyle boncuk boncuk ışıldayan eşekarıları kümesine parmağını sokup oynamak isteyen bir yaramaz çocuğun âkıbetine uğramışım. Bütün suçum, kendilerini arıbeyi sanan eşekarıkarını tedirgin etmiş olmamdır.
Sevgili okurlarım. İşte o kavgadan ‘Geriye Kalan‘ gözyaşlarımdan süzdüğüm şu birkaç avuç kahkahadır.”