Dışarıda hala, ne kadar dayatılsa da, vazgeçmeyi bilmeyen insanlar var. Eşitlik, adalet isteten insanlar. Ve bunun bir gün sağlanabileceğine içtenlikle inanan…
Ama senile birlikte olmak, muazzam bir manzaranin parcasi olmak gibi" diye devam ediyor. ”Ormandasin sanıyorsun ama bir anda degisiyor, çayıra dönüyor, ya da yagmur ormanının, buz uçurumlarına. Hepsi cok güzel ama bir o kadar da yabanci, elinde harita yok, bir ortamdan digerine nasil bu kadar hızlı gectigini anlamiyorsun, bir sonraki dönüşümün ne zaman olacagin bilemiyorsun, üstünde hiç araç gereç yok. Yürüyorsun sen de, karşına çıkana uyum saglamaya çalıyorsun ama ne yapacağına dair bir fikrin yok, ara ara hatalar yapiyorsun, kötü hatalar.
Üzüntü diyebilirdi ama aciyarak üzülmek degildi onunki, hayatla cebellesen tanımadığı milyarlarca insani kapsayan genis bir kederdi; insanların en berbat şartlara, en zor yaşantılara rağmen her yerde hayata tutunmalarina duydugu hayretle karışık bir keder. Hayat çok hazin gelirdi o anlarda. Bunu bile bile hepimiz yasiyoruz. Bile bile dört elle sarılıyoruz, bize avuntu olacak bir seyler ariyoruz.
"Ah Jude. Canımın içi." O
anda aglamaya başlıyor çünkü ona kimse canimin içi demedi. "Canımın içi" diyor Ha-
rold tekrar ve söylememesini istiyor, hep söylemesini istiyor.
"Oglum benim." Ağladıkça ağlıyor, olduğu her sey için, olabileceği her sey için, bütün eski acılarına, bütün eski mutluluklara ağıyor;nihayet bir çocuk olmanin, çocukluğunu bütün
kaprislerini, isteklerini ve güvensizliklerini sergilemenin, yaramazlık yapip affedilme ayrıcalığının, sefkat ve sevgi lüksünü tatmanın, o tabagin bitecek olmasinin, bunca yıldan sonra bir annenin, bir babanin güven telkin eden sözlerine inanmanın, tüm hatalar ve nefretine ragmen, hatta tüm hataları ve nefreti yüzünden özel bir insan olduguna inanmanin utanci ve
sevinciyle ağlıyor.