Bir an hayalimde bütün ölülerin mezarlarından çıktıklarını gördüm, binlerce ölü, birbirlerine şaşkınlıkla bakacaklar, büyük bir ihtimalle çıplaklıklarını gizlemeye çalışacaklar, çıplaklık ölümden daha çok telaşlandıracaktı onları. Ölü olmanın tadını çıkaramayacaklardı. Ölüm, söz edilmeye bile değmeyecek bir klişe haline nasıl gelmişti acaba, herkes ölümü bildiğine inanmıştı herhalde. Hiç bilmedikleri bir şeyi bildiklerine inanmalarında bir tuhaflık görmemişlerdi.
Bu yakınlık duygusu gerçekten de duyguların en tatlısıydı, iki insan arasındaki bu mahremiyet, bu başka hiç kimseye söylenemeyecek, başka hiç kimsenin yanında tekrar edilemeyecek sözlerin söylenmesi, başka birinin görmesine izin verilmeyen bir çıplaklığın sergilenmesi beni her zaman heyecanlandırıyor. Bu duyguyu yaratmayı kadınlar çok iyi biliyordu.
Eleştiri, edebiyatın en önemli dallarından biridir, eleştirinin edebiyata dahil olduğunu, bir eleştirininde eleştirdiği eser kadar ya da o esere layık olacak kadar edebi değere sahip olması gerektiğini hiçbir zaman unutmamalısınız.
-Hayat tehlikelerle dolu ama sen hep neşeli ve mutlusun.
-Benim mutlu olmam seni kızdırıyor mu Antonius?
Durdum, düşündüm, onun mutlu olması benim canımı mı sıkıyordu? Beni kızdırıyor muydu? Tedirginlik ya da endişe sandığım şey aslında kızgınlık mıydı? Dürüst olmak gerekiyorsa evet bazen kızdırıyordu. Hiç kimse karşısındakinin bu kadar iyimser, bu kadar mutlu, bu kadar aldırmaz olmasını istemezdi. Hepimiz, karşınızdakinin biraz endişeli olmasını, kendi endişeleriyle bizim endişelerimizi ve korkularımız haklı çıkarmasını, endişelerimizden dolayı küçümseyecek birisi olmadığımızı kendimize söyleyebilme hakkını bize bağışlamasını isterdik.