Kütüphanenin sessizliğini, masalara konmuş yeşil camlı okuma lambalarının ışığını, ahşap ve kağıt kokusunu seviyordum. İnsanların sükuneti, ciddiyeti, özeni, dikkatlerinin yoğunluğuyla kitaplara tapılan bir ibadethane gibiydi burası, benim içimde cemaatini buradan bulan bir mürit var diye geçirdim aklımdan.
-Arzu, bu kadar hesaplı bir şey olabilir mi, demiştim.
Tavana bakıyordu.
-Bunun arzuyla ya da hesaplılıkla bir ilişkisi yok, dedi. Bu, kadın olmakla ilgili bir şey, sen anlayamazsın. Biz çocukluğumuzdan itibaren kirlenme korkusuyla büyütülürüz. Neyin bir kadını kirleteceğine, neyin yakışıksız olduğuna dair uzun bir liste öğretirler bize. Ben böyle konularda karar vermeden önce, bilinçaltım yapılacak olanın kirlilik listesinde bulunup bulunmadığını taramış, onu tasnif edip bir yere yerleştirmiş ve kararını vermiş olur. Benim o kararın üstesinden gelebilmem için senin tahmin edebileceğinden çok daha fazla uğraşmam gerekir. Bunun gelişmişlikle, kültürel farklarla da bir ilgisi olduğunu sanmıyorum, dünyanın her yanında kızların bilinçaltında bir kirlenme listesi var bence.
Mitolojide de dinde de hayat büyük bir şiddetle başlıyor, demişti Sıla bir keresinde, düşünsene toprak tanrıçasını hamile bırakıp tanrılar soyunu başlatan Uranus'un hayalarını oğlu Kronos kesiyor. Babasının hayalarını kesen bir oğulla başlıyor mitoloji. Kronos'u da oğlu Zeus öldürüyor. Yunanlıların gözünde hayatın açılış sahnesine bir bak... Din de aynı şiddetle başlatıyor hayatı. Adem ile Havva cennetten fırlatılıp atılıyor ve daha ilk adımda oğullarından biri diğer oğullarını kız kardeşlerini paylaşamadıkları için öldürüyor. Sence neden insanların bütün hikayeleri bu kadar büyük şiddetle başlıyor?
Onunla konuşmayı seviyordum. Onunla konuşurken insanlığın en ciddi sorunları, sakar ve salak bir adamın komik maceralarına dönüşüyordu. Kendimi hem salaklığın bir parçası hem de salaklara acıyan tanrılar meclisinin bir üyesi gibi hissediyordum.