“…her defasinda artik sabrimizin sinirina dayandigimizi, bu kadarına tahammül edemeyecegimizi zanneder, ama sonra bu yeni supheye de içimizde bir yer açariz; süphe, hayatimizin ortasina girdigi andan itibaren öyle güçlü bir inanma arzusuyla ve unutmak için onca sebeple rekabet etmek zorunda kalır ki, kisa sürede bu süpheye alisir, sonunda da hiç ilgilenmeyiz.
Süphe, içimizde hafiflemis bir sizi olarak, sadece bir aci tehdidi olarak barınır; arzuyla aynı niteliktedir, onun ters yüzüdür, tipki arzu gibi, düsüncelerimizin merkezinde yer alir ve nasil ki arzu, sevdigimiz kadinla iliskili olabilecek her durumda, zihnimize kaynagi anlasilamayan hazlar yayarsa, bu süphe de, düsuncelerimizin en ücra köselerine, ince bir hüzün sızdırır. Ama icimize yeni, saglam bir süphe girdiginde, aci tekrar canlanir…”
“ Onunla ilgili olarak bir saniye içinde yürüttüğüm bu çeşitli tahminler, yıldırımdan korkup bir bulutun içine gizlenen bir tanrıça gibi ardına saklandığı, her yanını saran sis perdesini daha da kalınlaştırmıştı. Çünkü manevi güvensizlik, görsel algının doğruluğunu gözdeki maddi bir kusurdan daha fazla engeller.”
Bizi insanlara bağlayan şey, bir gece öncesine ait hatıraların, ertesi sabaha ait beklentilerin oluşturduğu sayısız kök ve zincirdir; kopamadığımız alışkanlıkların kesintisiz örgüsüdür. Nasıl ki cömertlikten istifçilik yapan cimriler varsa biz de cimrilikten harcayan müsriflerizdir; hayatımızı bir insandan çok, onun kendine bağlamış olduğu saatlerimize, günlerimize feda ederiz, henüz yaşanmamış, görece gelecekteki hayat bize daha uzak, daha ilgisiz görünür, o kadar mahrem, o kadar bize ait değildir sanki…
Zaten aşk tedavisi olmayan bir hastalıktır,
romatizmanın ancak yerini sara nöbetini andıran migren nöbetlerine bırakmak üzere hafiflediği kimi kronik hastalık eğilimlerine benzer .