Hiç dinmeyecek olan depresyonum başladığında, yemeden içmeden kesildim, bitkiye dönüşmüştüm adeta, Pera'nın olmadığı bir yeryüzünde ne ayağa kalkmak istiyordum, ne de kolumu oynatmak, ne düşünmek istiyordum, ne de düşünmemek daha fazla, kılımı bile kıpırdatmadan gözlerimi aylarca tavana dikerek yatmıştım öylece. Artık içine kapanık, fazla konuşmayan birisiydim, yaptığı hiçbir şeyden keyif almayan vasıfsız bir hiç.
Zaman kolumuza taktığımız ya da evlerimizin duvarlarına astığımız bir aksesuar kadar basit değildi. Asıl zaman bizlerdik, kendimiz, kafamızın içi. Kaybetmememiz gereken tek şey varlığımızdı, unutmamamız gereken tek gerçek bizdik. Çünkü kendini unutursa insan zamanı da unutacaktı.
Sadece taraflar yaratmak değildi amacı hayaletin. Hayallerini elinden kopartıp alarak, tutunmaya çabaladığı umutlarının içinde yavaşça boğulmalarını sağlamaktı insanların, sistemle savaştığını düşünen tarafları sistemin kendisine dönüştürmekti; herkesi kendi ruhuna düşman ederek. Kendinden nefret etmeye başlayan biri, nasıl bir kez daha filizlendirebilirdi içindeki sevgiyi?