Modernizmin aydınlanma, özgürlük gibi güzel olguları beraberinde getirdiği söylenir ancak modern hayatla birlikte kölelik sadece şekil ve isim değiştirerek varlığını sürdürür. Ana karakter olan yazarın, yoksullukla ilk teması Paris'te, İngilizce ders verdiği çocuğun artık ders almayacak olmasıyla başlar. Kaldığı çevrede Boris adında bir Rus'la tanışır ve onun sayesinde otellerde bulaşıkçı olarak çalışır. Bulaşıkçı olmanın zorluklarını anlatır ve sistem eleştirisini esirgemez yazar. Aralıksız uzun saat çalışmak zorunda olan yoksullar için 'Bu insanlar düşünmeye fırsat vermeyen bir yaşamın tuzağına düşmüş insanlardır.' der. Paris'te umduğunu bulamayan yazar, İngiltere'deki bir arkadaşından yardım ister ve Londra'ya geçer. Burada da yoksullar için şartlar ağırdır. Sadece iki dilim ekmek, margarin ve çayla beslenen insanlar ne kadar sağlıklı olabilir ve toplumda yer edinebilir? Yatacak yer bulsa yiyecek bulamayan, kıyafetlerini rehin bırakan, yollarda yarı aç yarı tok dolaşarak güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayan yazar, yoksullardan korkuyu da işler eserinde. Serseri ve ahlaksız olarak görülen, görünmez bir kastla zengin kesimden her anlamda aşağılık sayılan aynı zamanda da sistemin tamamen aleyhlerine işlediği beş parasız insanlar ve onların yaşamlarının anlatıldığı eseri çok beğendim. Tavsiye ederim.
Yazar, kitaba şu cümlelerle son veriyor:
... beş parasız kalarak kesinlikle öğrendiğim bir iki şeyi gösterebilirim. BİR DAHA HİÇBİR ZAMAN SERSERİLERİN BERDUŞ AHLAKSIZLAR OLDUKLARINI DÜŞÜNMEYECEĞİM (çünkü sistem ve toplum onları düşünmüyor ve aşağılık olarak görüyor) YA DA BİR PENİ VERDİM DİYE BİR DİLENCİNİN BANA MİNNETTAR OLMASINI BEKLEMEYECEĞİM, İŞSİZ ADAMLAR NEDEN UYUŞUK DİYE ŞAŞIRMAYACAĞIM (iyi beslenmiyorlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar, barınma,