“Hem kendi karanlığımı kabullenmekte hem de kendimi ışığın altına atmakta zorlanıyorum. Başkaları tarafından değer görmek, şartsız koşulsuz sevilmek için yanıp tutuşuyor, ancak onlara duyduğum ilgiye rağmen başkalarını önemsemiyormuş gibi yapıyorum. Bu yaptığım numara, daha çok numara yapmama sebep oluyor, bu da daha çok numara yapmama yol açıyor, öyle ki bir noktada numara yapıp yapmadığımı anlayamaz hale geliyor, bunlar gerçek duygu ve düşüncelerim mi yoksa güzel bir kılıfa sokulmuş düşüncelerin mi bilemiyorum. Zihnim tamamen sakin olmak isterken kalbim tam tersini istiyor; bu da dengemi bozuyor, beni bir kargaşaya sürüklüyor, böylece gerçek yüzüm ortaya çıkıyor. Çarpık suratım çarpık davranışlar yaratıyor. Çarpık zihnim ve bedenimi düzeltmek için onlara “münasiplik” sokmaya çalışıyorum ama elimde benliğimin Jenga kulesiyle baş başa kalıyorum, o da çok geçmeden yıkılıyor.”
“Bazıları, kendi ölümlerini seçenleri günahkar, başarısız ya da pes etmiş ezikler olarak nitelendiriyorlar. Sonuna dek yaşamak gerçekten her koşulda bir başarı mıdır? Hayat denen oyunda gerçek anlamda bir kazanma ya da kaybetme olabilirmiş gibi.”
“Geçmişe saygınız yok mu? Büyük-büyükannelerinizin düşündüklerine ve inandıklarına?”
“Yoo hayır,” dedi. “Neden olsun ki? Hepsi göçüp gitti. Bizden daha az şey biliyorlardı. Zaten onların ilerisine geçemezsek, onlara layık değiliz demektir; keza bizden daha öteye geçecek olan çocuklarımıza da layık olmalıyız.”
Buradaysa hayatın çevre üzerindeki baskının insan zihninde cinsiyet farkı gözetmeksizin yaratıcı tepkileri geliştirdiğini ve dahası tamamen bilinçli bir anneliğin, çocuğun iyiliği için sınırsız planlar yapıp çalıştığını gördük.