“Bazen sokak ona sade bir uğultu, sisli bir hayal gibi geliyor, kalbi derinlere iniyor, çıkıyor, gözlerine yaş hücum ediyor ama neye ağladığını, bu yaşların nerden geldiğini bilmiyordu.”
“Elbette camdan dışarı değil, kendinden içeri bakıyordu. Şu birikmiş kirli kar da oydu, kirli duman da, geniz yakan hava da oydu, kırık merdiven de, yarım müştemilat da oydu, topal hademenin bacağı da. Her eğrilik ve çirkinlikte, her sakatlık ve alillikte kendini gördü, tanıdı, kırıkça selamlaştı.”
“Başına felaket geldikten sonra üzülmeye dertli olmak denmez zaten, böyle ince ve sürekli bir sızı duymaktır dertli olmak, başkasının aldırmayacağı şeye küsmektir, kaburgası kalın 33 kaburgalı olmamaktır.”
“Zaten o kadar kolay çözülürdü ki, biraz yüzüne gülünse, güzel söz işitse yumuşar, eskiyi ancak başına yeni bir şey geldiğinde hatırlar onu tekrar içinde kaynatırdı.”
“Kendi kendine bütün benliği ile küsmelere alışıktı aslında. Kendini bildi bileli bakar ve küser, tartar ve kırılır, görür ve öfke dolardı. Bunları kafasında evirir çevirir artırır ya kendi kendine ya öyle olmadığı yollu bir açıklama ile çözülürdü. Ama bu çözülmeler yürekten olmaz, bir sonrakine onun daha yükseğe çıkmasına seki olurdu ancak. Çünkü anladığı asla anlatılan olmaz, bakarken gördüklerini ve küsmesine sebep olan şeyleri de dil ile anlatamazdı, bunlar ezilerek, koparak yine anlatılmaz işte ezilmiş olurdu sade.”