Yeryüzü, sınırsız alanlara doğru uzanıp giderken bu insanın kendini tutsak kıldığı duvarlar arasında debelenip durması akıl alacak şey değil. Fakat o, artık, duvarın ötesini göremiyor. Kördür. Duvarın ardındaki sesi işitemiyor. Sağırdır. Mefluçtur. O her şeyi kendinden ibaret sanıyor ve kendine cehennem kıldığı bir avuç insanla sarılı bulunuyor. Kendini sadece acıya, çaresizliğe, kısırlığa mahkum etmiştir. Onun, kazançsız zafer saydığı kısır çabası da avuntu sağlamaktan uzaktır. Bu, bir avuntu da olsa, neticede sadece bir avuntu olarak kalacaktır, o kadar. Kendini kandırmaya ne kadar heveslidir bu insan!
İnsanoğlunun kendi eliyle inşa ettiği bir dünyadır bu, ama duvarları örüp çatıyı da çatınca birden bire içinde kalıverdiğini görür bu dünyanın. Mevcut şarta boyun eğdiği sürece, bu dünyanın duvarlarını yeniden ve temelinden söküp yıkacak ve kendini tutsaklığından kurtaracak araçlardan yoksun bulunuyor. Var olana razı olmak istemiyor, ancak bir gün, duvarlar kendi dışındakı bir iradenin gücüyle çökecek olsa, altında kalanın kendisi olacağını biliyor. Bu yüzden çabalıyor ama neye yarar?
Genelde sanılıyor ki, hümanizma bütün insanlara insanca muamele etmenin, en azından böyle bir hevesin ve arzunun ifadesidir. Aslında yanılsama da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Batı insanı hümanizmayı sadece kendi mensubu insanlar için böyle algılamaktadır.
Felsefeye özgü terimlerle İslâm'ın yerini belirleyemeyeceğimiz gibi, izm'lere İslâmî düşünce tarzı içinde bir yer biçmeye çalışmak da abes bir çaba olacaktır. Geniş anlamda tüm izm'leri akılcı bir başlık altında toplamak mümkün olsa bile buradan İslâm'ı tanımlamaya yol bulamayız. Çünkü İslâm kendini Vahiy'le tanımlar, felsefe görüşleriyle değil.