“Yaşam rezillik aslında, midemi bulandırır hep; yaşamla başa çıkacağımı, insanlara dayanabileceğimi ummazdım bugüne değin, utanç duyardım bundan ötürü ama sen, bir şey öğrettin bana şimdi, dayanılmayacak gibi olan yaşam değilmiş meğer.”
Sonunda “peki” demiş olacaksın ki, kırk dakika için kaçabileceğini söyledin. (Konuşmamızın korkunç yanı sözcüklerinde değildi, davranışındaydı..direnişinde. Susmakla şunları anlatmak istiyordun sanki; “ Önemli olan gelmek istemeyişim, gelmişim kaç para eder?”) Günün hangi saatine rastlayacaktı bana ayıracağın bu kırk dakika? Bir türlü öğrenemedim…
Anlaşılan sen de bilmiyordun, düşünüyordun, ama bulup söyleyemiyordun. “Bütün gün beklerim öyleyse” dedim. “Bekle” dedin… Arkanı döndün, ötekilerin yanına gittin. Verdiğin bu karşılıktan hiç gelmeyeceğini anlamıştım. Yalnız beklememe izin veriyordun, o kadar. “Bekleyeceğim işte” dedim usulca, duymadığını sanarak sesimin yettiği kadar bağırdım ardından…
“Dindinha bir seferinde mutluluğun yüreğimizde parlayan bir güneş olduğunu söylemişti. Güneş her şeyi mutlulukla aydınlatıyordu. Eğer bu doğruysa, her şeyi güzelleştiren şey göğsümde pırpır eden yüreğimdi..”