“Arap Baharı” neydi? 2011'den bu yana, bu soruyu soranlar aşağı yukarı iki ana kampa ayrılmış durumdalar. Birinci tarafa göre, “olan biten her şey Batılıların komplosu”. İkinci taraf ise, “Yaşanan devrimler, halkların dirilişinin habercisi” noktasında. Oysa hakikat, bu ikisinin karışımından ibaret. Onur, özgürlük, ekmek ve adalet için ayağa kalkan milyonların haklı taleplerinin, her ülkenin kendi içindeki dengeler çerçevesinde farklı biçimlerde bastırıldığı, dış istihbarat örgütlerinin kendi menfaatlerine göre gidişata yön verme yarışına giriştikleri bir süreci yaşadık, yaşıyoruz. Doğal ve kendiliğinden başlayan bir hareketlenmenin, vakit geçtikçe dışarıdan daha fazla müdahaleye uğradığı, hedeflerinin saptırıldığı ve nihayet akim bırakıldığı bir süreç... “Arap Baharı” bu yönüyle ne tamamen “komplo” ne de tamamen “diriliş”.
Diktatör yumruğu, işgalci çizmesi veya iç savaş dışında, dördüncü bir yol yok mu? Veya, bu dördüncü yola kafa yoranlar, bunun için dikkatle ve sabırla çalışanlar var mı?
Keşke İslâm dünyası ve Müslümanlar, "iki acımasız dünya arasında” kalmaya ve birini tercihe mecbur olmasaydı... Keşke Türkiye, iki kutuptan "ehven-i şer” olanı seçmek mecburiyetinde kalmasaydı... Keşke Müslüman ülkeler, birbirleriyle mücadele ve savaş yerine, ortak düşmanlara odaklanma feraseti gösterebilseydi...
İslâm dünyasının durumuysa hepsinden daha acıklı: Katliamları, gözyaşını ve insani dramları sona erdirmeye güç yetiremeyişimiz bir yana, zulmün sona ermesi için ABD ya da Rusya'dan medet umar haldeyiz. Üstelik, onların bu topraklara sadece kendi menfaatleri için müdahale edecekleri gerçeğini de tamamen unutarak...