Lakin hayat, zaaflarımızı görmezden gelip yaralarımızı unutmakla, vedaları dengeleyen buluşmalarla, tehlikeleri yok sayıp ölümü inkârla kaim, değil mi ya?
İnsan zamanla şunu fark ediyor: Acı, sandığımız kadar kalıcı değil yalnızca bilinçte iz bırakan bir misafir. Hayatın en sert dönemlerinden geçerken bile bunu yüksek sesle söylemiyoruz çünkü bazı yaralar sessizlikte olgunlaşıyor, biliyoruz. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, o dönemlerin yalnızca bir son değil, aynı zamanda dönüşümün başlangıcı olduğunu görüyoruz. Her şey değişiyor insanlar, duygular, anlamlar. Belki de varoluşun en zarif gerçeği bu. Hiçbir şey aynı kalmıyor. Ve insan, en karanlık sandığı yerden bile daha geniş bir perspektifle çıkabiliyor.
İdam, kamusal hayatın alışılmış bir olayıydı, fırıncının
hamur teknesi ya da deri yüzücünün mezbahası gibi... Cellat, bir diğerinden bir nebze daha karanlık bir tür kasaptı.
“Çirkinliğim hiç bugünkü kadar gözüme batmamıştı. Sizinle karşılaştırdığımda kendime, bu zavallı bedbaht ucubeye çok acıyorum. Sizse bir güneş ışını, bir çiy damlası, bir kuş nağmesisiniz!“