Tanguy Viel, yeni dönem Fransa edebiyatının özgün kalemlerinden. Telekız ise, baba ile kızının karşıtlığı üzerine kurulmuş, devlet hiyerarşisinin içindeki pisliği gözler önüne seren, bilinç akışının iç içe girdiği, patriyarkal düşüncenin genç bir kız ve boksör babasını ne hale getirdiğini gösteren bir roman.
Tanguy Viel, bu romanında sıradan insanları mercek altına alıyor. Boksör bir adamın şöhret hikâyesini, aile dramasını, çöküşünü; kızının hayatta tek başına ayakta kalma çabasını, kendisine yabancılaşmasını birlikte okuyoruz. Romanın bir kısmı Laura’nın polislere verdiği ifadelerden diğer kısmı Max’ın geçmişini deşen hikâyelerden ve gelişen olayların seyrinden oluşuyor. Her sayfada olayların zaman akışını zihnimizde toparlıyoruz.
Bilinç akışının sekteye uğratıldığı bir bölümle giriyoruz romana. Viel, sonraki bölümde araya girerek biz okurları uyarıyor: “Bu öykünün gerçekte ikisinden hangisinin, Max’ın mı yoksa Laura’nın mı öyküsü olduğunu söyleyemem, belki de boksörden başlamak gerekir, ama o olmasa Laura belediye binasının eşiğini aşamazdı, bu kesin, bunu biliyorum…” Üst-kurmacanın kendisini hissettirdiği bu şiirsel anlatım, tüm romana hakim.
Max, Laura’nın babası, yaşını almış, bir zamanlar ünlü bir boksör, boş zamanlarında ise belediye başkanının şoförü. Max’ın hikâyesi onu devlet adamlarının (!) yanına sürüklüyor. Bir süre sonra şöhreti, ailesinin dağılmasıyla son buluyor. Laura, her şeyden sonra hayata tutunmaya çalışmış, modacıların (!) ilgisine maruz kalmış, magazin dergilerine nü pozlar vermiş, hayatının bu dönemlerini unutmak için babasına sığınmış bir kız. Viel bu iki bedenin zıtlığını bir reklam panosu üzerinden aktarıyor: “İşte taş duvarlar üstünde, ikisinin, baba ile kızın afişleri neredeyse üst üste binmiş gibiydi, her ikisinin de vücudu yarı