“ Sen güzelliğinin her şeyi fethettiği zamanlardasın ve ben hangi yanıma değsen o yandan ağrıyorum. Güzellikten doğan aşka yaslanarak her şeyi unutmak, senden gayrini geride bırakmak isterdim. Fakat ne mümkün! Ne zaman unutur gibi olsam olmuyor. Unutmak istediğim her şeyin tam ortasındayım.
Bir acıya tahammül edebilmek ancak ondan daha büyük bir acıyla yüz yüze gelmekle mümkün olabilirmiş, anladım. Şimdi, bir dağın diline emanet ettiğimde bile ölü harfler, yanık kelimeler doğuran bu seyrüsefer, altında ezildiğim her şeyi, bu acıyı unutabilmek için yaşadıklarımı, yaşadığım şeyi unutmak için de seni hatırlıyorum. Ama mümkün değil hiçbirini unutamıyorum.
Ruhun kaldırabildiği acıyı bazen bedenler reddeder, çünkü kaldıramaz. O zaman bedeni daha bir acıyla susturmak gerekir. Aşkın acısından kaçarak sığınılacak en uygun yer bir savaş olabilir. Ruhumun acısını ancak bedenimin acısı dindirebilir. Aşkımı acıyla döndürebilirsem ancak dayanabilirim.
Yaşadığıyla yaşamadığını artık ayırt edemeyen zihnim tümüyle gerçeğin ortasında oysa...”
“Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma Settarhan. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yinelenmeyince dışından eskir...”
Herşeyin gölge olduğunu bir kere farkedince, artık can acısa da bir acımasa da bir. O zaman bitmez zannettiğin her türlü çile de biter. Hem öyle bir biter ki artık bitse de farketmez bitmese de farketmez.