Şimdi de dünya kadar uçsuz bucaksız görünen bu kütleyi nasıl olup da üzerinde, küçücük zayıf insan bedeninin, zavallı güçsüz insan yüreğinin üzerinde taşıyabildiğini, nasıl olup da altında ezilmediğini anlayamıyordu.
Hayata öyle çok taahhütte bulunuruz ki, bir an gelir, hepsini yerine getirmeye gücümüz kalmadığını hisseder, mezarlara döneriz, ölümü, ‘’tamamlanmakta zorlanan kaderlerin yardımına koşan ölümü’’ çağırırız.
Danışman beni gerçek olmayan yüzlerce sendromdan kurtarmış ve sonunda da aklımın başımda olduğunu açıklamıştı. Çok mutluydu, kendisiyle gurur duyuyordu. İyileşmiş bir halde beni gün ışığına çıkarmıştı. İyileştin. İlerle. Yürü. Modern psikolojinin mucizesi.
Yüksel.
Dr. Frankenstein ve onun canavarı.
Danışman benimle ilgili her şeyi buldu; gerçek hariç. Ben tedavi olmak istemiyordum.
Sorunum gerçekte her neyse, onun düzeltilmesini istemiyordum. İçimdeki küçük sırların hiçbiri su yüzüne çıkmak ve mitlerle, çocukluğumla veya kimyasal reaksiyonlarla açıklanmak istemiyordu. Geriye hiçbir şey kalmayacağından korkuyordum. Bu yüzden içimdeki gerçek kin ve korkular hiçbir zaman gün ışığına çıkmadı.