Bundan nefret ettim. Çok yürüdüğümü sanıp, dönüp arkaya baktığımda, başlama noktasından hiç de o kadar uzaklaşmadığımı görmek dünyanın en iğrenç
duygularından biriydi.
Bu dünyadan gelip geçmiş en büyük edebiyat üstadının dediği gibi, "Ölüm tek ilham kaynağıdır." Bu yarı yazar, yarı tanrı adam hakkında saatlerce düşünebilir ve konuşabilirim. Ancak beni engelleyen iki nokta var.
Birincisi üstadın söylemiş olduğu şu söz:
"Kitaplarımı asla okumam. ilgilendirmiyorlar beni. Edebiyata büyük bir yeteneğim var ama ona inanmıyorum."
Diğeri de benim hiçbir gerçeği kabullenmiyor oluşum...
Hiçbir şey anlamamıştı. Ne yazardan. Ne de kitabından!
Üstadın ölümü doğduğunda başlamış ve
dünyada görülmüş en uzun süren intihar
olarak tarihe geçmiştir. Bugüne kadar yaşamış insanların arasında ölümü en acılı olandır. Çünkü yaşayarak ölmüştür. Yaşayarak intihar etmiştir. Yazarak. Hiç durmadan. Kitap yazması kendisi için fazla tehlikeli olmaya başladığında ise mektuplar yazmıştır.
Binlerce sayfa! Sanki her biri farklı bir insanın kaleminden çıkmış binlerce mektup...
Bazılaeı silahla, bazıları siyanürle, bazıları çatılarından atlayarak. Bazıları da yaşayarak!
Üstadın intiharı ve yeryüzündeki can çekişi altmış sekiz yıl sürmüştür. Ben de baharda doğdum
onun gibi. Yüzünü işlettim vücuduma. Kayra dışında dinlediğim tek isim. Belki de dostsuzluğuma bir çare. Yaşasaydık aynı zamanda belki de acırdı bana, küçümserdi. Hatta bir yerde, kaygılanırdı benim ve hayatım için. Belki de burnunu kırardım hoşuma gitmeyen bir laf ettiği için. Kışkırtmayı en sevdiği spor haline getirdiği için düşerdim tuzağına. Sinirlenirdim belki de. Belki de öldürürdüm onu kendi ellerimle...
Böylesi daha iyi. O benim dostum. Sessiz.
Hareketsiz. Her zaman benimle. Derime yapışmış yüzüyle. Yaşasaydı, derdi bana:
"Oğlum, bana iyi bak! Bir üstada benziyor muyum? Ben yazıyorum, sen okuyorsun. Büyütme bunu."