Bulgar yaşamında kişisel günlük, mektup-roman ve benzer türlere ait güçlü bir gelenek olmamıştır, ne geçen yüzyılda ne de bir öncekinde. Bu da bizim kişisel meseleler konusundaki içsel suskunluğumuzun bir parçasıdır. O daima iyi saklanmış bir sırdır, hatta mahzendeki şarap fıçısından ya da vergi ödemeden gizlice damıtılmış rakiyadan bile daha iyi korunur.
Babamın numarasını telefonumdan silmedim. Henüz değil. Bunu hiç yapar mıyım, bilmiyorum. Aynı şekilde saatini yanında bıraksam mı bırakmasam mı diye düşünmüştüm. Orada farlı bir zaman dilimi var. Ya da saat ve zaman dilimi yok. Ama sonlara doğru, son anlarında ona ne kadar sık baktığını hatırlayınca saati bileğinde bıraktım.
Farkında olmadan zihnimde babamın vefatından sonra yaşanan ilk şeylerin listesini yapıyorum.
Onsuz ilk Noel. Sofra ölüler için bırakıldığında, usüle göre masayı toplamadan bıraktık.
On ikiyi beş gece sesini duymadığım ilk yılbaşı.
Uçuş öncesi bana iyi yolculuklar dilemediği ilk yolculuk.
Ondan telefon gelmeyen ilk doğum günüm.
Ölüm bir dil meselesi aynı zamanda. "Öldü" kelimesi kısa ve vurucudur. Son nefesin "d"si ve feryat dolu o son "ü" hayatın alfabesindeki son harflerdir. Son seslinin üzerine düşen vurgu, ki o artık sesli bile değildir, son çiviyi çakar ve umuda yer bırakmaz.