Uzun zamandır radarımda olan ve ilk fırsatta iç dünyasına girmeyi arzuladığım yazarlardandı Latife Tekin. Lakin bir türlü öncelik vermemiş yahut fırsat bulamamıştım. Her neyse, nihayet karşıma çıktı bu eser, okumaya başladım. Okumaya başladım başlamasına da, hayrete düşmekten alamadım kendimi. Baktım, ne karakter tanıtımı var ne betimleme. Yadırgadım, böyle kitap mı olur dedim. Yazar bir adamın, Huvat’ın yaşamına rastgele bir noktadan dalmış, oradan karısı Atiye’ye atlamış, ailenin başından geçenleri anlatıyor. Anlatıyor da neden?
Şehirde çalışan Huvat’ın köye bir otobüs getirmesiyle başlayan olaylar silsilesi birbirini takip ediyor ama bir yere bağlanacağa da benzemiyor. Bahsini ettiğim gibi, karakterlere dair hiçbir ruh tahlili, bilinç akışı yok bu kitapta. Salt olaylardan ibaret. E, öyleyse derdi ne bu yazarın? Sadece yaşananları hiçbir duyguya, düşünceye yer vermeden aktararak anlatabilecek mi derdini? Nasıl bir kitabın içine düştük?
Bu gibi soru işaretlerini bir kenara bırakıp okumaya devam ediyoruz, merak ediyoruz çünkü. Tuhaf, pek tuhaf bir kitap bu. Kısacık cümlelerden oluşuyor, ayrıca sahici bir köy jargonu kullanılarak yazılmış. Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş olmasanız da köy ağzına aşinalığınız olmalı okurken rahat etmek için. Ama hayır, tuhaflığını üslubundan almıyor kitabımız, her şeyin gerçek olmasından alıyor. Cinler, periler, Azrail gerçek. Gülüp geçtiğimiz batıl inançlar, topluma yerleşmiş hurafeler gerçek. Örneğin Alacüvek’te, Huvat’ın köyünde, duvar dibine işerseniz bir cinin karşınıza çıkıp size musallat olma olasılığı çok yüksektir.
Böyle abartı olunca gülünç geliyor ama büyük ya da küçük hepimizin buna benzer inançları var aslında. Duvarlarımıza nazar boncuğu asıyor, ceplerimize okunmuş pirinç dolduruyor, şeytan kulağına kurşun diyoruz.