Roman, Avusturya’nın taşrasında geçen ama aslında hepimizin yaşadığı, gözümüzün içine baka baka “normallik” diye pazarlanan bir hayatın iç yüzünü anlatıyor. Brigitte ve Paula üzerinden, evlilik, kadınlık, annelik ve cinsellik gibi kavramları didik didik ediyor. Jelinek’in dili başlı başına bir başkaldırı. Noktalama işaretlerini kullanmaması bile bir manifesto: “Ben bu dili olduğu gibi alıp kullanmam, çünkü bu dil bile erkeklerin kurgusu,” diyor adeta. Ve evet, cümleler bazen içinden çıkılmaz gibi, ama dikkatle okunduğunda o tekrarlar, o akışkan anlatım tarzı tam da kadınların susturulmuşluğunu, döngüsel hayatlarını yansıtıyor. Brigitte “iyi bir eş” olmak için çırpınırken, Paula kendi yolunu çizmek istiyor ama her ikisi de erkekler, aileler ve toplum tarafından aynı noktaya sürükleniyor: erkeğe bağlı, sessiz, uyumlu bir hayata.
Kitap boyunca sık sık şöyle düşündürüyor: “Bu karakterler çok abartılı…” Ama sonra etrafına bakınca fark ediyorsun, abartılı olan karakterler değil; biz abartıyı normal sanacak kadar sistemin içine gömülmüşüz.
Aşık Kadınlar, aşkı, kadınlığı ve bağımsızlığı sorgulamak isteyen herkes için rahatsız edici ama gerekli bir okuma. Okuduktan sonra hiçbir romantik klişeye aynı gözle bakamıyorsun. Ve belki de en güzeli bu.