Kadının bakışları, adamın kalbine saplandı, adamın bakışları kadının ruhuna işledi. İki insan sadece gözleriyle birbirine temas ettiler! Söylenmeyen sözlerin, dile gelmeyen duyguların hiçbir önemi kalmadı. Sessizliğin dilinde birbirleriyle konuştular. Mesafeler tükenirken, zaman silindi. Zaman silinirken ruhlar özgürleşti. Kadın orada bir umut buldu, o umuda tutundu ve ansızın gülümsedi. Adam o gülüşe takılı kaldı. Tüm ömrü boyunca o kısacık gülüşün gölgesinde huzurla yaşayabileceğini anladı.
Tuna bana kızgınken, dünyanın en güvensiz insanı olmanın berbat hissini yaşıyordum. Çölde açmış kırılgan bir çiçek gibi… Gün ışığı solduruyor, gece karanlığı donduruyordu. Araf’ta kalmak bu olmalıydı.
Düşündükçe uyumak bir yana nefes bile alamıyordum. İnsanların duvarlar üstüme geliyor derken ne demek istediğini tam olarak anlıyordum. Duvarlar üstüme gelmekle kalmıyor, üzerime yığılıyordu. İleri teknolojik donanımlara sahip bu evde en ilkel işkencelerle ölüyor gibi hissediyordum. O an kendimi dışarıya attım. Nereye gittiğimin bir anlamı yoktu. Madem dünya beş yüz milyon kilometre karelik bir yüz ölçüme sahipti, benim içime ferahlık verecek bir yerler de muhakkak bulabilirdim. Hayır, lanet olsun… Dışarıya çıkıp gecenin bir yarısı sokakları turladığım halde boğuculuk hissi geçmedi. Tuna olmadıkça geçmeyecekti de! O adam benim ciğerlerimle eş değerdi. Benim nefesimdi…