Çoğu zaman belli bir tavra, melankolik bir poza bakıp tüm bir yaşam hakkında tahmin yürütürüz; kafamızda kahramana göre bir roman kurarız; bu kahraman çoğu zaman da bir hayvandan başka bir şey değildir.
Du Bousquier kadınlar tarafından tavlanmak istemeyen ve tüm kadınları aynı şüpheli sınıfın içine sokan o kinik filozofların okuluna bağlı olmakla övünüyordu. Genellikle zayıf olup, yerleşik inançlara karşı gelen bu insanların kadınlar için bir tür din kitabı vardır. Onlara göre, Fransa kraliçesinden tutun, kadın şapkacısına kadar, tüm kadınlar esas olarak inançsız, namussuz, katildirler, hatta biraz düzenbaz, köküne kadar yalancıdırlar, saçmalıklardan başka bir şey düşünmezler; her biri zararlı bir çengidir; ama dans etmelerine, şarkı söylemelerine ve gülmelerine izin verilmesi gerekir. Bu filozoflar kadınlarda ne kutsal ne de yüce bir şey görürler, duyuların şiirselliği değil, kaba şehvet düşkünlüğü önemlidir. Onlar mutfağı yemek salonu sanan oburlara benzerler. Bu hukuksal görüş içinde, eğer kadın sürekli olarak baskı altında tutulmazsa, erkeği köleye çevirir.
Servet hırsının ve kumar merakının sonu yoktur. Bu yüzden, çok düzenli bir insanda beyinden kaynaklanan tutkular yürekten kaynaklanan tutkulardan her zaman daha uzun ömürlü olacaklardır.
Biri, esnekliği olmayan, enerjik, tavırları rahat ve kesintili, konuşması kısa ve sert, anlatım biçimi kötü, saçları siyah, gözleri siyah, görünüşte korkunç, aslında bir başkaldırı kadar güçsüzdü, böylece pekâlâ Cumhuriyet’i simgeliyordu. Öteki, yumuşak ve terbiyeli, kibar, bakımlı idi, diplomasinin ağır ama yanılmaz olanaklarıyla amacına erişiyordu, zevkine düşkündü; bu nitelikleriyle eski dalkavukluğun bir imgesiydi.