Doğrusunu söylemek gerekirse ya da yazmak gerekirse; tamâmen önyargı ile baktığım bir yazar ve kitaptı. Ama kitabın şöyle bir içine dalıp biraz fikir sahibi olmak isterken kitabın içinden çıkamadım. Bu kadar mükemmellik beklemiyordum doğrusu. Konusu şuydu, buydu diye bahsetme gereği duymuyorum ki zaten yeterince popüler. Tamamen kendi yorumlaeım üzerinden bir inceleme yazmış olmak istiyorum bu kitap hakkında. Kitap tarihi bir kurgu romanı. Semerkant ve İran coğrafyası daha çok ağır basmakla birlikte yer yer doğu ile batı arasında köprü gibi bir konuma sahip olan Türkiye'de geçiyor. Ömer Hayyam'ın ünlü eseri Rubaiyat etrafında dönüyor konı genelde. O dönemin tarihi olayları ve gelişmeleri genişçe bilgiye dayalı verilmiş. Temelinde birbirinin içine geçmiş iki ana öyküden oluşan roman; Semerkant'da 1072 de başlayıp, Atlantik'in ortasında Titanic'de 1912 yılında hazin bir şekilde son buluyor. Okuru çok olsun keyifle okunsun.
Birinci kitaba göre biraz daha derli toplu ama 15-16 yaş grubunu polisiye türüne yaklaştırmak için yazılmış deyip geçeyim bari... Hala üçüncü kitabı alıp almamaya karar veremedim.
Jane Casey'in bu kitabını bitirdikten sonra, Maeve Kerrigan serisinin tamamını okumuş biri olarak, yazarın önce bu kitabını okusaydım seriyi alır mıydım sorusu oluştu kafam da. Bu soruya cevap veremediğim gibi bir de acaba yazarın yazdığı ilk kitap mı? Maeve Kerrigan serisi İrlanda da ödül aldığı için Türkiye piyasasına önce onu sürüp çok okununca sonra Maeve Jess Tennant gizemleri serisini mi çıkarttılar şüphesi oluştu... Jess Tennant gizemleri serisi... Bundan Kimseye Bahsetme ve Üçe Kadar Say serinin devam kitapları. Bu seri üç kitapla tamamlanacak mı (Üçe Kadar Say'ı almadım daha) yoksa bu seri kitabında yazar adım adım ana karakter Jess'in bir dedektif oluşuna tanıklık mı etmemizi mi istiyor bilemiyorum. 15-16 yaşlara hitap edilmiş gibi yazılan yazım dili basit bir kitap...Gizem serisi de değil bana göre...Alıp almayacağınızı size bırakarak ikinci kitaba geçiyorum.
Geçtiğimiz haftalarda Esendal'dan Ayaşlı ve Kiracıları'nı okumuş ve döneminin sosyal durumunu, insanlara dair gözlemlerini, Cumhuriyet'in ilk yıllarının ufak bir kesitini çok sade, çok gündelik bir dille işleyişinden çok keyif almıştım. Bu sebeple kitapçıda Vassaf Bey'e denk gelince hemen alıp okumak istedim.
Vassaf Bey, Esendal'ın vefatının ardından evrakları arasında bulunmuş ve 1983 yılında yayınlanmış bir eser. O sebeple biraz taslak halinde kalmış, hatta kitabın sonunda biraz daha güncellenmiş, Esendal'ın üstünde çalışıp farklı ekleme ve çıkarmalar yaptığı bir versiyonu da bulunuyor.
Kitap, bir Temmuz günü Ankara'da Yenişehir'de iki arkadaş, Perihan ve Behice ile başlıyor. Behice evli, çocuklu bir kadın, Perihan ise bekar bir kız. Bundan bahsetme ihtiyacı duyuyorum çünkü romanın tamamında olduğu gibi başlangıcı da ikilinin bu konu üstüne konuşmaları ile karşımıza çıkıyor.
Perihan ilginç bir karakter. 23 yaşında, evlenmemiş ve çalışmıyor. Zaten çalışma konusundaki düşüncesi çok olumlu da değil. Benzer düşünceleri roman boyunca başka karakterlerde de görüyoruz aslında. Örneğin, Perihan'ın kız kardeşi Neriman hukukçu ancak çalışma hayatının kendisine kadın olduğunu unutturduğundan bahsediyor. Perihan ve Neriman'ın yengesi ise çalışma konusu geçtiğinde, toplumda ve çalışma hayatında kadınların güvende olmadığı düşüncesinde, "Çalışsan bir türlü, arkana bin it köpek düşer ilkin patrondan yakanı kurtaramazsın. Çalışmasan aç kalırsın" diye fikrini belirtiyor.
Evlilik de en azından bu karakterler için çok da aşk ve saf duyguların eseri de değil. Neriman için çalışma hayatından kaçabilme ihtimali sunduğu için olumlu gördüğü bir şey, Feride için de annesiz, babasız bir genç kız olarak hem bir sığınak hem de güvensiz gördüğü iş hayatından kaçış. Hatta Feride öyle bir
Vassaf BeyMemduh Şevket Esendal · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024527 okunma
Sıradan bir anlatı ve bazen anı bazen hal hatır yada bir başka insanlardan bahsetme, yani birine birşeyler anlatır gibi yazılmış bir kitap.
Okurken ne detay kaçırma zaten yok nede ne demek istedi diye bir anlatı yok.
Büyük bir sevinçle alıp zar zor bitirdiğim nadir kitaplardan. Neresinden yorumlamaya başlayacağımı bilemiyorum. Öncelikle Hallac-ı Mansur üzerine çokça kitap okudum. Mansur' u tanımayan birisi bu şahıs ne anlatıyor kimden bahsediyor diyebilir. Roman sanki yazilmak için yazılmış. Anlamsız ve boş yere sarf edilmiş cümleler içerisinde boğuluyorsunuz...
Burada ne demek istedi diye düşünmeye gerek duymadan. Ankara' da çöp toplayan kimseler üzerinden Mansur ile bağlantılı kısa hikayelerden oluşuyor genelde. Fikir guzel ne yazık ki gidişat kötü olmuş. Malesef romanı beğenmedim. Şimdi belli sayfalarda parça parça elestirilerim olacak. Yazar sürekli Tanrı ibaresini kullanıyor. Beni aşırı rahatsız etti. Yani tasavvufi bir romanda NFK'ninda dediği gibi Allah tanrının belasını versin...
Diğer bir husussa Hallaç üzerinden kendi dusuncelerini dile getirmesi. O kadar rahatsız edici ki. Yaratan ve Mansur arasındaki konuşmayı kendi yapmış gibi vahdeti vücudu ilginç şekilde tamamlayan cümleler ...
Sayfa 121 ve 122 de Hristiyan bir rahibin Mansur ile bağlantısı. Burada da tasavvufta dinler arası diyaloğa giriyoruz galiba!!
Sayfa 151,Pir Sultan Abdal in başına gelmiş gibi anlatılan müftü olayı Seyyid Nesimi olayıdır.
Ayrıca sayfa 75 te çöpten vibratör, kadın fantezi çamaşırları vb.seylerin çıktığını anlatıyor. Tasavvufi bir romanda bir insan neden bunlardan bahsetme gereği duyar.
Romanın hiç mi iyi yanı yok derseniz. Çöp felsefesi üzerine sayfa 74 te; Bir insanı, aileyi, semti merak ediyorsanız çöplerine bakmalısınız.
Ayrıca her semtin çöpü kendine hastır.
*Allah'ın baha değil bahane Allah'ı olduğunu biliyordu!
Ben bir anlam vermedim buyurun sizler verin ...
Hallâc-ı MansûrSadık Yalsızuçanlar · Profil Kitap · 202511 okunma