Gerçekten de gülünç bir korku peşimi bırakmıyordu: İnsan, tüm yalanlarını itiraf etmeden ölemezdi. Tanrı'ya ya da temsilcilerinden birine değil, hayır, yalanı insanlara, bir dosta ya da sevilen bir kadına itiraf etmek söz konusuydu. Silkinip kendime geliyordum elbette. Bir insanın yalanının kuşakların tarihinde ne önemi vardı ve denizdeki tuz tanesi gibi çağların okyanusunda kaybolmuş sefil bir aldatmacayı doğrunun ışığına kavuşturmak istemek ne iddialı bir şeydi!
Biz kendimizden iyi olanlara nadir olarak bel bağlarız. Daha çok onların toplumundan kaçarız. Tersine çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz.
Bir insanı zeki ya da yüce ruhlu kılan çabaları övmekle onu şöyle böyle sevindirirsiniz. Tersine onun doğal yüce ruhluluğuna hayran olursanız yüzü ışıldar. Buna karşılık bir suçluya hatasının doğasından ya da karakterinden değil talihsiz koşullardan ileri geldiğini söylerseniz size derinden minnet duyar.