Ne söylersek söyleyelim eksik kalacak, biliyoruz. Bilmenin ötesinde bir şey de yok elde. Teslim olduk. Bırakalım da kalan eksiklerimiz anlatsın. Hisleri, beni, seni; olan şey her ne ise onu. Neden sen’den önce ben’i söyledim, neden öncelik benim? Böyle bir durumda bencil mi oluyorum yani? Bence de olmuyorum. Söyleyelim de klişe kurtarsın durumu: ben olmasam sen nasıl olacaksın ki. Seni varsayan benim, sen varsayılansın. Amma kafa mı açtım? Aşk olsun ama biz öyle bir insan mıyız? Gel gel iki sohbet edelim, söz kafa açmak yok. Ya o değil de Kireçburnu’nun Şimbillisi iyi kafa açardı ha… tamam sustum tamam.
Bu öyküleri okudun mu sen? Okumadın mı? Hah, şaşardım okusan. Yani evet, okuma, zorunda değilsin tabii ama beni dinle lütfen. Sen şimdi şiir de sevmiyorsundur. Seviyor musun? E bak buna şaşırdım işte. Şiiri niye mi karıştırdım? Ben değil yazar karıştırmış. İlhamı şiirmiş. Günlük hayatın kalıntılarından arındıran bir sabuna benzetiyormuş şiiri, bundanmış yazmadan önce şiir okuması. Sahi, öykülerindeki şiirselliğin kaynağı bu mu acaba? Nereden mi vardım bu kanıya? “Hoyrat ellerde ezilen bir saksı fesleğen” benzetmesinden. Ben bu benzetmenin peşinden geldim Evvelotel’e. Nasıl mı? “Güneşi özledim sonra seni / Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım” diyen kadının hüznünü anımsattı bana. Keşke Süslü Yenge de ilk sevgilisini aramak yerine Zembilli Göçmen’e söyleyebilseydi içinde ukde kalan o bir çift sözü. Doğru söylüyorsun, söyleseydi o zaman da öykü olmazdı. Dur yahu bitmedi diyeceklerim ne acelen var? Hem daha sana Umman’dan bahsetmedim. Aslında mesele Umman değil onun eski kocası ve eski kocasının kardeşi olan yeni kocası. Bunlar mı kim? İkinci öykünün karakterleri canım. Kaç öykü mü var? Ohoo çok var; öykü, öykü doğurmuş büyümüş kitap olmuş. Nasıl mı? Yazar,