• 10 yıla varan bir sürede Balkanlar, Trablusgarb ve Birinci Dünya Savaşı’nın bütün cephelerinde olgunlaşmış subay kadrosu, Yunanistan’da General Metaksas’ın açıkça ifade ettiği şeyi haklı çıkaracak bir potansiyele sahipti: “Yunanistan küçük ama onurlu ve müreffeh bir memleket olmak durumundadır, maceraya lüzum yok, İzmir’e çıkılmamalıdır.”
  • Tuna'nın türküsü

    Tuna'nın türküsünü herkes dinlemeli, sadece tam olarak neresi olduğunu bilmeyen -nedendir bilmem araştırma merakı bile olmayan- ama dedelerim oradan göçmüş diyenler değil. Bakın Tuna'nın, balkanların yeri ben de başkadır ki bence herkeste olmalı sadece tarih biliminin ve geçmiş yılların tozlu sayfalarında unutamayız Tuna'yı, balkanları. İlber Hoca diyor ki "Balkanlar bizim, Osmanlı'nın anavatanıydı." Yine Kosova'da röportaj yapan bir gazeteci ile kosovalı genç arasında geçen şöyle bir diyalog izlemiştim.
    - Neredeyse benden iyi Türkçe kullanıyorsun.
    - Sen nerelisin
    - İstanbul
    - Türkler Kosova'ya İstanbuldan 100 yıl önce geldi, normal
    İlber Hocanın ne demek istediğini anlamışsınızdır umarım.
    Ben bir yörüğüm ama doğup büyüdüğüm yerde coğrafya nedeniyle çok fazla Balkan göçmeni insanlar vardı, ben onlara özenirdim hep. Yörük olmakla da gurur duyarım o ayrı ama memleketinde düğünlerde sürekli damat halayı çeken, hüzünlendiğinde debreli hasan, tuna nehri akam diyor dinleyen insanları, h'leri söylemeyen insanları görünce merak ve hayranlık uyanıyor insanda. Yüz yıl geçmesine rağmen değişmeyen bir şeyler ve özlem var anlaşılan ama merak yok. Bu arkadaşlarıma hep söylerim "Ulan ben sizin yerinize olsam şimdiye on kere gitmiştim nenemim, dedemin köyünü bulup, atalarımın yaşadığı yeri görmüş, gezmiştim" diye. İşte kitap tam beni burdan yakaladı. Tunahan isimli esas oğlanımız Deliorman'dan göçen ve Romanya cephesinde şehit düşen dedesinin mezarını bulmak ve eski memleketlerini gezmek için Romanya'ya gidiyor. Olaylar buraya gelene kadar biz Romanya cephesindeki dedenin, babasını hiç göremeyen oğlu Mustafa'nın, Mustafa'nın eşinin ve o vesileyle onun anne babasının Kırım günlerini ve oradan sürgünlerini de öğreniyoruz. Kitabın bu özelliği çok hoşuma gitti. Farklı farklı insanların farklı hikayelerini kendi ağızlarından dinliyoruz. Her bölüm ayrı bir hikaye. Ve burada kronolojik sıra güdülmeden yapılması bir bulmaca misali eksik parçaları okuyucunun kafasında tamamlıyor. Oturan taşlarla beraber hikayeden daha fazla zevk alıyorsunuz. Bir taraftan Kırım, bir taraftan Romanya, Bosna, Bulgaristan, Bursa derken arada adliye koridorlarına bile uğradığınız oluyor. Tarihi çok fazla seven ve yazımın başında belirttiğim gibi Balkanlara da fazla ilgisi olan biri olarak, kitapta karakterlerin hayat hikayelerine ve diyaloglara yerleştirilen bilgi ve anlatımlar kitapta en fazla hoşuma giden şeylerden biri oldu. Başlangıcı, sürgünler, yurdunu terk etmek zorunda kalmak ne kadar hüzünlüyse de Tunahan'ın hikayesi, arayışı ve hikayenin sonu gerçekten o kadar güzel ve sıcak ki insanı mutlu ediyor. Bu kitap ile ilgili yapılabilecek bir eleştiri varsa şudur; muazzam bir olay örgüsü ve senaryosu olan roman daha fazla ayrıntıya girilip daha uzun olsaydı kesinlikle çok ses getirebilirdi. Zira kurgusu da buna uygun. Ben Balkan göçmeni arkadaşlarıma Çağan Irmak'ın Dedemin İnsanları filmini önerirdim hep artık bu kitabı da önereceğim anlaşılan belki akıllanırlar biraz.

    Bir Gün

    Kitabın ikinci hikayesi Bir Gün ise hüzünlü bir aşk hikayesi, konusu itibariyle, bir kesimi özellikle daha fazla üzecek bir hikaye. Yavuz'un kısa dönem askerliğini bitirdiğinde kendisini almaya gelen arkadaşı Selim ile karadeniz sahil şeridinde yaptığı yolculukta geçmişini ve en büyük sırrını açıklamaya başlamasıyla sizinde hikayedeki yolculuğunuz başlıyor. Çok saf, temiz ve mutluluk içerisinde başlayan yolculuk bittiğinde içinizde büyük bir hüzün bırakarak kapatıyorsunuz kitabın son sayfasını. Tuna'nın Türküsü'ne göre daha kısa ve daha az konu olan bir hikaye. Olayların çoğunun geçtiği yer Samsun yazarın memleketi, buna çok dikkat ederim, hikayede mekan benim için çok önemli Mustafa Kutlu çoğu hikayesinde Erzincan'dan bahseder. Yine Bahadır Yenişehirlioğlu da çoğu kitabında mekan olarak Akhisar'ı kullanır. Bence yazarlar bunu yapmalı edebiyatı İstanbul'un da dışına çıkarmak lazım arada. Ee memleketçiyiz arkadaş ne yapalım.

    Son olarak birden fazla uzun hikaye ya da romanın aynı kitapta olmaması gerekir diye düşünüyorum. Ki bu kitaptakiler özellikle Tuna'nın Türküsü ayrı bir kitabı hakediyor. Tefrik edilse çok iyi olur bence.
  • HİÇ DÜNYADA böyle bir şey gördünüz mü?1938’de vefat etmiş bir LİDERİN bu kadar tartışıldığını, her gün köşe yazılarına konu edildiğini, taraftarlarıyla karşıtlarının kanlı bıçaklı olduğunu hatırlıyor musunuz?Dünyada böyle bir örnek var mı?

    Amerikan basını kendi liderlerini unutmuş, durmadan Atatürk’ü yazıyor, Fransız basınında De Gaulle’den çok Atatürk adına rastlanıyor, Britanya’da adı, Churchill’den fazla geçiyor.Bu size garip gelmiyor mu?

    Dertleri onun tarihteki rolünü anlamak mı (bize bu kadar meraklı olduklarını hiç sanmıyorum), yoksa işin içinde başka bir iş mi var?Birazcık aklı olan herkes, bu işin durup durup neden köpürtüldüğünü merak etmez mi?Eder elbette.

    İşte benim cevabım: TÜRKİYE CUMHURİYETİ anormal şartlar altında oluşmuş bir ülkedir. İmparatorluğun Batı tarafından planlı bir şekilde çökertilmesinden sonra Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkasya’daki Müslüman Osmanlı tebaası, son kale olarak Anadolu’ya göçtü. Bu insanların kültürleri, adetleri, yaşam biçimleri farklıydı. Bu büyük farklılıklar, Anadolu’da zaten karmakarışık olan etnik ve dini yapıya eklenince, acayip bir karışım doğdu.

    O ‘karışımın hayatta kalabilmesinin ve bir arada yaşayabilmesinin tek şartı, yeni bir ULUS ve yeni bir devlet oluşturmaktı.”Bu iş başarıldı ama Batı’daki gibi, zaten var olan homojen bir ulus, bir devlet yaratmadı.Tam tersine, yeni devlet bir ulus yarattı.Bu karmakarışık yapıdan bir ulus yaratan iradenin başında ise MUSTAFA KEMAL vardı.

    İstedikleri tek bir şey var,Mustafa Kemal Atatürk’ü, HİTLER gibi bir cani haline getirmek.Çünkü bunu başardıkları gün, TÜRKİYE CUMHURİYETİ gayrı meşru hale gelecek.BİLİRSİNİZ; CAMİLERDE kubbeleri bir tek kilit taşı tutar. Bu taşı çekerseniz, ona yaslanmakta olan diğer taşlar gümbür gümbür çöker.

    MUSTAFA KEMAL bu Cumhuriyetin KİLİT TAŞIDIR. Çünkü devlet ve ULUS onun iradesiyle kurulmuştur.Cumhuriyeti yıkmak isteyenler ise bu gerçeği, yani ülkenin Aşil topuğunu çok iyi bilmektedirler.

    Şimdi oyunun bu son perdesi oynanıyor. MUSTAFA KEMAL’İ İTİBARDAN düşürme gayretleri sergileniyor.Bir devrim döneminde ortaya çıkan bütün fenalıklar, suçlar, kabahatler ona yüklenmeye çalışılıyor.Bu da başarıldığı gün, bilin ki Türkiye Cumhuriyeti çökmüştür.

    Bazı mesajlarda bana diyorlar ki: “Yahu bu rejim sana kötülük etmedi mi, ordu genç yaşında seni hapislerde süründürmedi mi,evini barkını yıkmadı mı, mahkemeler seni yargılamadı mı, albümlerini yasaklamadı mı, merkez basın seni kaç kere linçe tabi tutmadı mı? Nasıl olur da bu düzeni savunursun?”Hayatım bu zulüm rejimine karşı mücadele ederek geçti. Ama hükümetlere, CUNTALARA, karşı mücadele etmek başka, ülkeyi yıkmaya çalışmak başka. Ben hiçbir zaman ‘VATAN HAİNİ” olmadım.

    O CUNTALARDAN, GENERALLERDEN, BAŞBAKANLARDAN, polis şeflerinden çok daha fazla sevdim bu memleketi.Karşılıksız sevdim, kötülük gördüğüm halde sevdim. Gerçek yurtseverler bizleriz.Bu yüzden; ÜLKEYİ YIKMAK için MUSTAFA KEMAL’İ itibarsızlaştırmak oyununa karşı çıkıyorum.

    Siz 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, ordu yüzüne Kemalist maskesi takmışken benim hiç Atatürk’ten söz ettiğimi duydunuz mu?Elbette duymadınız. Çünkü o zaman iktidar kendisine Kemalist diyen zalim bir grubun elindeydi.

    Atatürk’ü övmek ödüllendiriliyordu, buna tenezzül edemezdim.Ama şimdi oyun farklı. DÜN MUSTAFA KEMAL’İ eleştirmek tehlikeliydi, bugün ise onu SAVUNMAK.Ama benim de, tehlikeli bile olsa gerçeği söylemek gibi bir huyum var.

    ZÜLFÜ LİVANELİ.
  • Beni en çok üzen şeylerden biri ne zaman Kudüse gitsem ve oradan paylaşım yapsam mesajıma karşılık gelen her on mesajdan ikisi "bırakın bu Arap topraklarını,yeter bu arap seviciliği" türünden mesajlardır. Birileri son bir asırdır bizlere Ortadoğu Arapların Balkanlar Yunanın, Bulgarın diyerek bin yıllık mirası fevkalede bir şekilde unutturmayı başarmışlardır!
  • Hep söylüyorum, tarihimizi Avrupa'nın gözünden yazıyoruz diye. Varsa yoksa Balkanlar. Niye? İttihatçıların ihtilalden sonra
    egemen olan kolu orasıydı da ondan.Meşrutiyetin tarihini Balkanlara endeksleyenler bir vergi şikayetinden parlayan Erzurum İhtilali'ni iyi araştırsınlar ve Mezararkalı Mevlud Ağa'nın mahkemedeki müthiş savunmasını iyi okusunlar.
  • Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerin birinde, şehirde gördüğü görkemli binaları işaret ederek sormuş:

    —Bu köşk kimin?
    —Kirkor'un
    —Ya şu koca bina?
    —Yorgo'nun...
    —Ya şu?...
    —Salamon'un
    Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
    —Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?
    Toplanan kalabalık arasından bir köylünün sesi duyulur:
    —Biz mi nerede idik?
    —Biz Yemen'de Tuna boylarında, Balkanlar'da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da bunların akrabalarıyla savaşıyorduk Paşam!..
    Atatürk, bu hatırasını anlatırken:
    —"Hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu aksakallı ihtiyar olmuştur." dedi.
    İbrahim Candan
    Sayfa 56 - Akasya Kitap ( Hilmi Yücebaş, Atatürk'ün N.F. Hatıraları, s 18
  • Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu, modern tarih yazıcılığında büyük bir mesele olagelmiştir. Selçuklu-Bizans sınırındaki küçük bir uç beyliğinin nasıl olup da yeni çağların en güçlü imparatorluklarından biri haline geldiği, tarihçileri hala şaşırtmaktadır. İki imparatorluk mirasını, İslam ve Bizans miraslarını bünyesinde toplayan bu devlet, nasıl olup da Küçük Asya ve Balkanlar'da uzun ömürlü bir imparatorluk kurmuştur?