• Belçika'nin Istanbul elçisi De Well, bugunku raporunu yaziyordu. "Kemalist hareket, Ankara'dan, Kafkasya, İran, Arabistan, Suriye ve Mısır'a aksetmekle kalmadı, etki alanını Balkanlar, Rumeli ve Arnavutluk'a kadar genisletti..."
    Büyük tehlikeydi bu. Somuruye dayali Avrupa ekonomisinin ve siyasetinin gelecegi icin Kemalist'lerin yenilmeleri şarttı. Ama yenilecek gibi gorunmuyorlardi. Sıkıntı icinde bir puro yaktı.
  • Gazi fevkalâde atılımcı bir ruha ve bir dehaya sahipti Doğru hesap yapmak ve kitleleri bu yönde etkilemek kolay değildir. Herkes vatanı seviyor kurtarmaya çalışıyordu ama her kafadan ayrı ses çıkıyordu. Bu değişik gruplar nasıl ikna edilip bir araya gelecektir?
    Atatürk'ün başarısındaki en önemli faktör fevkalede vazgeçmez bir iradenin olmasıdır. Âdeta Rumeli inadı vardır. “Olmalı" dediği an, “olabilir" yoktur. “Olmalı" dediği an, oluyor, onu olduruyor. Bu herkes için lazım bir şeydir. Sanatçı için de bilim adamı için de lazımdır. Gerçekten yaratacak, atılımı yapacak iş adamı için de lazımdır. Bir kumandan için, ön planda lazımdır.
    Atatürk milliyetçidir. Bir Türk milliyetçidir ama bunun yanında evrensel bir adamdı. Barışçıdır, dönüşmesini bildiği gibi barışmasını da bilir.
    “Mecbur kalmadıkça savaş bir cinayettir" demişti. İzmir'in Kurtuluşu sonrasında hükümet konağına giderken merdivenlere serilen ve “ Onlar işgal ettilerinde Türk bayrağını yere sermişlerdi" denilerek çiğnemesi istenen Yunan bayrağını kaldırtıp, Bayrak bir milletin namusudur, ayaklar altına alınmaz" diyerek kadar gerçek şövalyedir. Bir entelektüel olduğu hakikattır.
    Araştırmayı sever, iyi giyinir, buna özen gösterir, fotoğraf çektirmeyi sever ve bilir. Bütün fotoğraflarında duruşlu bir eğitimle mümkündür. Akıl ve bilimden yanadır. Fransa 'nın etkisi bu kuşakta etraflıca görülür. Tabii ki bir devrimcidir, reformisttir. Çünkü ülkesinin reforma ihtiyacı vardır. Aşçı, yaveri, söför, garson gibi yakınındaki kişileri ifadelerinde şunları görüyoruz. Gazi gayet mütevazi, görgülü ve nazik bir insandır. Müşrif ve aşırı tüketici olmadığı, hesaplı davrandığı açık. Balkanlar'da ve şark'ta bu gibi önderler iktidara mütevazi olarak gelirler. Ancak arkalarında birçok çocuk ve akrabalarından oluşan zengin bir zümre bırakırlar. Atatürk iktidara geldiği gibi dünyayı terk etti. Emlakçı ve parasını kamuya bıraktı, yanındaki manevi kızlarına maaşlar bağladı. Çankaya'da hayatın mütevazı bir reiscumhurunki gibi olduğu anlaşılır.
    Alkolle olan ilişkisi uç derece değildir. Sarhoş olup kendisinden geçtiği vaki değildir. Tam bir sigara tiryakisi ve kahve müptelasıdır. Hiç küfür etmezmiş. Birine kızdığı da söylediği laf“inatcı katır" olmuştur. Kadınlara iltifat ederken hiç zahmetine açımıyordu. Hatta hak etmeyen kadınlara bile iltifat ediyordu ve bundan çok hoşlanıyordu. Mesela iyi dans ediyor, buna folklor da dahil. Resimlerden de görülebileceği gibi Balkanlar'dan gelen heyetler horon oynuyordu. Bu herkesi cezbediyordu. Kendisi ibadetine bağlı biri değildi, ancak ibadet edenlere hürmeti vardı. Fevzi Çakmak paşa da dahil çevresinde namaz kılan pek çok insan vardı. Onlara genelde “Namazınızı da kılın, resim de yapın" dermiş. Kız kardeşinin anlattığına göre, Ramazan ayı ya da kandil geceleri gibi özel zamanlarda çok ihtimamlı olurmuş. Bazen kendisi de oruçlu olduğu halde kız kardeşine iftira gidermiş. Annesi için Kur'an okuturmuş. Yine Ramazan geldiğinde ince saz ekibini köşke sokmaz, meşhur sofrasında içkiye yer vermemiş. Misafirleri arasında oruç tutan, namaz kılan olursa her türlü kolaylığı sağlarmış. Çanakkale şehitlerinin ruhuna mutlaka her yıl dönümünde Kur'an okuturmuş. Kendisi de Kur'an okur, iyi okunmasını istermiş.
    Eğitime çok önem veren cehalete düşman birisiydi. Milli mücadele'nin en kırılgan dönemlerinde bile eğitim kongresi toplayacak ve bunu iptal etmeyecek kadar önemsiyordu.
    Yabancı dile ayrı önem vermiştir. Çok iyi derece Fransızca ve yeterli derece Almanca biliyordu. Rumca (Yunanca) ve Bulgarcaya aşina idi. Fransızca konuşuyor, mektuplar yazıyor, çeviriler yapabiliyordu.
    Cephede bile kitap okuyacak kadar gerçek bir kitap tutkunudur. Binlerce kitap okumuştur.
    Okuduğu kitapalara tuttuğu kenar notları ilginçtir.
  • Bu doğrultuda Çanakkale'ye İngiliz ve Fransız donanmaları gönderilmiş ama Çanakkale'nin geçilmezliği de tarih ortaya koymuştur. Ruslar, Kafkasya ve Balkanlar'dan aşağı doğru Kırım Savaşı sonrasında inmeye başlayınca İngilizler Kıbrıs'a el koyarak Ortadoğu ülkelerini Ruslardan önce işgal ediyorlardı. Osmanlı zayıflayarak geri çekildikçe, ahali merkezi topraklar olan Anadolu'ya göç ederek direnişe geçiyor ve dünya savaş ile beraber bir de ulusal kurtuluş savaşı verilmesi zorunluluğu gündeme geliyordu.
  • Mehmed Niyazi bugün özellikle tarih romancılığında ve felsefesinde meseleyi bir tık daha ileri götürmüş bir yazar.
    Kitaba gelecek olursak dediğim gibi diğer eserleri gibi bunda da her bir yaprağı gözyaşınız damlamadan çevirmek çok zor. Okurken güneşin sıcağı derinizi eritiyor, çöl kumları gözlerinize kaçıyor, susuzluk ciğerlerinizi yakıyor ya da Yemen'in yerlisini ben gidince ne olacak diye kendinizden çok düşünebiliyorsunuz. Evet tam da böyle bir kitap. Hatice ile beraber Mülazım Celaleddin'in yolunu da gözlersiniz, Paşa Mehmed'in deli akan kanı sizleri de memleket sevdasıyla tutuşturabilir.
    Yemen, Balkanlar, Kafkasya, Kırım ve daha nice toprağın elden çıkışına şahitlik yapmış neslin acısına tanık ya da asilere karşı masum Yemenlilerin "Allah Yensuru Ali Osman" (Allah Osmanlı'yı korusun) diye bağırışlarına şahit olmak için muhakkak okunmalı . Kitap içerisinde Kuşçubaşı Eşref ve Zenci Musa'dan bahsedilmesi benim kalbimi epeyi fethetti. Eşine az rastlanır belgesel niteliğinde bu eseri yalnızca okunmakla kalmamalı aynı zamanda ders çıkarılmalı.
  • İvo Andriç'in nobel ödüllü eseri Drina Köprüsü.

    Drina Köprüsü bir romandan çok tarih kitabı gibi hissettiriyor kendini. Andriç, 16. Yüzyılda Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Balkanlar'ı doğuya bağlayan Drina Köprüsü ve çevresinin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini, neler yaşadığını, yaşanan değişikliklerin bölge halkının sosyal yaşantısı üzerindeki etkilerini anlatmakta. 16.yy ortalarından 20.yy başlarına kadar geçen bir süreç. Osmanlı'nın en ihtişamlı zamanlarından, Balkan coğrafyasından çekilişine kadar geçen bir süreç.

    Gelelim yorumuma; yazarın tarafsız bir bakış açısı sergilediğini söyleyemeyeceğim. Hele kitabın başlarında "katil Türkler, işgalci Türkler..." benzeri imalar fazlasıyla vardı. İlk yüz sayfadan sonra bu tutum yumuşamış olsa da. Fakat görülüyor ki Türklerin bu coğrafyadan çekilmiş olması 1990'lı yıllarda da gördüğümüz üzere göz boyayıcı bir huzur dışında bölgeye huzur getirmemiş.
    .
    Dikkatimi çeken diğer şey 19. yy'da Anadolu topraklarından Türkiye diye bahsedilmiş olması.

    Zaman içerisindeki gelişmeler, değişmeler birbirine bağlı olarak, kopuk olmayan bir dille yansıtılmış olmakla birlikte yoğun bir üslûp kullanılmış.
    Benim gibi, Balkan coğrafyasına ilgi duyanlar için okunması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

    Keyifli okumalar.
  • Balkan savaşları bizim tarihimizin en acı sayfalarındandır. Orada imparatorluk hazin ve hatta utanç verici bir geri çekiliş yaşamış ve esasında bir vatan yetirmiştir. Atatürk O sırada Trablusgarp Cephesi'nde idi ve Derne'den İstanbul'a gelince gözleri yaşlı Selanikli bazı arkadaşlarına, “Selanik'i, o güzel yurdumuzu düşmana nasıl teslim ettiniz de buraya geldiniz?" diye sitem etmiştir. Balkanlar'ın kaybedilişi hazmedilememiştir. Hatta Atatürk'ün kitapları arasındaki notlarında, Balkanlar ve bazı yerler için, “tekrar bize dönecektir" mealinde notlar vardır.
  • Balkanlar'a doğru dönün; yerli yersiz şunu işitirsiniz: "kader... kader..." Kökenlerine çok yakın olan halkların, etkisiz hüzünlerini kamufle etme yolu. Mağara adamlarının ketumiyeti...
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 39 - Metis Yayınları