O zaman eylül kendine,doğada ilk korku ayı,faniliğin ilk hissedildiği ay,ilk faydasız ve yakıcı mücadele arzusu gibi,hayatın ne olduğunu anlayıp habersiz geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boyun bükülmüş bir ay gibi göründü.
Eylülde sanki bahara özlem duyan mahzun bir tazelik,sanki üzerine çöken kışın,kendini yok etmek isteyen sonbaharın aksine sonsuza kadar kalma mücadelesi vardır.Fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksun olduktan başka kendisinde de direnç kalmamış ve tabiat bunu anlamış gibi acı bir bezginlik ve düşünceyle,üzerine çöken yalnızlığın,matemin son acılığıyla düşünüyor sanki ne kadar uğraşırsa uğraşsın,ne kadar direnirse dirensin,kışın üstün geleceğini,artık her şeyin,her ümidin bittiğini,buna katlanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir korku ile ağlıyor.Ne renk, ne koku...İşte yapraklar ölüyor...Rüzgar insafsız,yağmur inatçı,her şey çürüyor.Oh,her şey çürüyor!..
Bir mana,bir sebep veremediği sıkıntıların,hep alıştığı hayatın artık ruhuna yetemediği için ortaya çıktığını ve sonunda şimdi ruhunun kıymete değer gıdasını bulduğu zaman,o hiçbir şeyi bilmeden düzenlenmiş ve kabul edilmiş hayatın bağları ile bağlanarak bu yeni mutluluğu redde ve uzaklaştırmaya zorunlu olduğunu görmek kendisine acı geliyordu.Ah,tekrar hayatına başlamak mümkün olsaydı..!
Ruhu sürekli bir halde kalacak,kalbi ölünceyw kadar öyle vyracak sanmışken... İşte o da,her şeyi en gerçek rengi ile görüp anlayacağı zamanın geldiğini görüyordu.