insanın ruh dünyası karmaşık. günümüzüm gittikçe kalabalıklaşan dünyasında hepimiz insanlarla dolu, yalnız mahluklara dönüyoruz. tutup sağ elimizle ödünç aldığımız tahta bavulu, hiçbir yere ait olamadığımızın bilincinde, her an el ayak öpmeye hazır, başımız eğik, omuzlarımız düşük, tuhaf bir eziklikle karşılıyoruz dünyayı.
tam da bundan ötürü hepimizin bir tutkusu olmalı hayatta. bağlanacaksın ki, baş kaldırabileceksin hayata. parmağınla işaret edeceksin orayı ve diyeceksin “bir gün varacağım oraya” ister okyanuslar girsin araya ister yaşlı bir profesör ve çocukları.
hep en büyük korkum okyanusu aşınca aradığımın beni tatmin etmeyeceği yönünde oldu. çünkü -bilirsiniz- genelde süreç sonuçtan daha ilgi çekicidir. baş karakterimiz de, benim aksime, emindi okyanusu aştığında derenin onu boğmayacağından.
*
kitabın ana kahramanı daha iyisi için mücadele, çok mücadele etmiş bir doktor. oldu olası maddi durumu yüzünden ezik görmüş kendini, insanlar da ona bunu hissettirmiş. nihayetinde hedeflediği saygınlığa ulaştığında -asistanlığını yaptığı profesörden meksika’da iki yıllık iyi bir iş teklifi aldığı zamana - insan olduğunu kabullenir, duygularını -bilhassa profesörün eşine olanları-, ne isteyip, neyi hak ettiğini. ..
şanslı, profesörün pek duvarlı eşi; doktor, profesörün kocaman evine adım attığında tüm naifliğiyle baş karakterimizi karşılayan, onun eskiye dönmeyeceğini hissettiren kadın, boş çıkmaz. aynı evde geçirecekleri son günlerde gizli gizli aşk yaşamaya başlarlar. ve sözleşirler; iki sene sonra, doktor yeniden almanya’ya döndüğünde artık gizlemeden aşklarını yaşayacaklarına dair.
iki sene boyunca, almanya’ya dönüş vakti gelene dek, hep mektuplaşırlar. kader ya, savaş çıkar, geçişler yasaklanır, doktor dönemez.
yedi sene. tam yedi sene ayrı kalırlar. profesör