Kelimeyi, verdiğin nefesinle birlikte içinden atarsın, o kadar hafif ki, yelkenini açıp onu Öteki’nin limanına doğru gönderirsin.
Oraya ulaşmadan önce ölebilir, yolda batabilir, başka birine ait sözcüklerin donanmasına çarpabilir. Bu geçicilik midir, yoksa sırrına ulaşılamaz bir kalıcılık mıdır bilmiyorum.
Tüm dünya klasiklerinin hayvanlar tarafından hayvanlar için yeniden anlatılması.
Örneğin Yaşlı Adam ve Deniz’ı balığın, şu kılıçbalığının gözünden anlatabiliriz. İnsanmerkezcilik aleyhtarlığı diye buna derim ben. Kılıçbalığının dirençli ihtiyar ve denizle savaşı daha az etkileyici değildir. Sonuç itibarıyla öykü boyunca ölüm kalım savaşı veren tek karakter odur. Yaşlı adamın öyküsü, yaşlılığa karşı savaşmayı anlatan bir öykü. Balığınkiyse ölümü anlatan bir öykü.
Bir balığın sesinden anlatılan koca bir öykü - kanayan, etleri kemiğe dek kemirilmiş, ama sonuna kadar direnen bir balığın.
Bir kılıçbalığı mahvedilebilir ama yenilgiye uğratılamaz.
Savaş döneminde ölen hayvanların cesetlerini sayan olmuş mudur acaba? Milyonlarca serçe, kuzgun, narbülbülü, tarlafaresi, parçalanmış tilkiler, küle dönüşmüş keklikler, sıçanlar, köstebeklerin yıkılan sığınakları, kendilerinin devasa benzerleri olan ağır zırhlı tankların altında ezilen hafif zırhlı kaplumbağalar... Hiç kimse hiçbir yerde bu ölümlerin dökümünü yapmamıştır. Savaş esnasında, hava saldırıları esnasında hayvanlara neler yaşattığımızı ciddi olarak hiç düşünmemişizdir. Nereye saklanırlar, Darwin’in notlarında onlara verdiği isimle bizim “dert ortağı kardeşlerimizin” “vahşi” beyinlerinde neler olur?
Eğer hayvanların sizin yemeğiniz olmak için yaratıldığına bu kadar inanıyorsanız, o zaman etini yemek istediğiniz varlığı kendiniz öldürün. Ama onu çıplak elle ve dişlerinizle öldürün, sopa, satır veya baltayla değil.