"Ölümsüzlükten mi? Ha evet, hatırladım. Şunu demek istiyordum. Yazar, müzisyen, ressam, oyuncu, fotoğrafçı bütün sanatçılar içlerinde bu duyguyu taşırlar. Özellikle de fotoğrafçılar; çünkü fotoğraf, anın geçiciliğine karşı, sanatın geliştirmiş olduğu en önemli savunmadır. Her fotoğraf, çekilen nesnenin ışınlarını kendinde toplar. Yok olmaya mahkum olan kişi, eşya, hayvan ya da manzaradan yayılan ışınları kendine çekerek gerçek anlamda bir tür ölümsüzlük yaratır."
Caddeye girdiğiniz andan itibaren, insanların doğaçlama oynadıkları bu komik, bu trajik, bu gerçekçi, bu absürd, bu absürd ötesi oyunu izlemek mümkündü. Caddenin tek koşulu vardı; sizin de oyuna katılmanız. Tıpkı yaşam gibi, bu sahnede de kollarınızı kavuşturarak oturmanıza izin verilmezdi. Burada öyle bir büyü vardı ki, şu anda benim yaptığım gibi, olanları sadece izlemekle yetinseniz bile, oyunun bir parçası olmaktan kurtulamazdınız. Çünkü bu caddeye adım atmak, bu sahnenin bir parçası olmayı kabul etmek demekti.
Doludizgin yaşarken, ölüm nedense öyle kolay kolay aklına gelmiyor insanın. Şimdi düşünüyorum da, belki de en güzeli budur: Farkına varmadan yaşamak, farkına varmadan ölmek. Fakat yaşam, herkese bu ayrıcalığı tanımıyor ya da bir yere kadar tanıyor.
O anda, başımı döndürecek kadar yoğun hissediyordum bu duyguyu. Tek başıma uçmanın verdiği gururdan değil, dünyayı farklı bir boyutta algılamanın getirdiği şaşkınlık ve mutluluktan söz ediyorum.