Konukseverliğin satıldığı tek yerin Avrupa olduğundan şikâyet ediyordu Rousseau. Doğu'da yolcuların bedelsiz konakladığını anlatırken, "İnsanın ben insanım, insanların konuğuyum, beni barındıran insanlığın ta kendisidir' diyebilmesi az şey midir?" diyordu.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Gözlemcinin ne kadar hassas bir ruhu varsa o kadar kendinden geçebilirdi doğa karşısında. Ancak çıkardan uzak bir bakışa ihtiyaç vardı bunun için. Bitkilere ilaç hammaddesi olarak bakmak dahi göze bir perde geriyordu güzellikleri ardında bırakan.
İşte artık yeryüzünde yapayalnızım; kendimden başka ne kardeşim, ne yakınım, ne dostum, ne de arkadaşım var, tek başınayım," dese de çok iyi biliyordu ki paha biçilmez bir hazineydi kendiyle baş başa kalışı. Ömrünü bir kez olsun kendisiyle buluşamadan tamamlayanlardan olmadı bu yüzden Rousseau. Toplumdan dışlanışını özüne yönelmede bir fırsat olarak değerlendirerek tabiatın akışına bıraktı kendini. Deneme türünün düşüncelere hayat veren grafiği, zikzaklarını çizmeye başlamış bu iniş çıkışlar, on gezintide kurgulamıştı "Yalnız Gezerin Düşleri'ni.
1957'de kendisine Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran eseri "Düşüş" değil idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" (Giyotin Hakkında Düşünceler) adlı makalesiydi Camus'nün. Bir buçuk milyon Cezayirli kadın erkek, çocuk demeden yok edilirken kıpırdamayan dudaklar, idam cezası söz konusu olduğunda oynamaya başlıyor, katillerin insani haklarına karşı duyarsız kalmayan dünya onu "Nobel'le ödüllendiriyordu.