Çankaya sofrasında konuşan Atatürk de, daha Meşrutiyet'ten önce Selanik birahanelerinden birindeki masasında konuşan Mustafa Kemal Bey'in tıpkısıdır. Kafası bin bir fikirle, içi bin bir ihtirasla kay nar, fakat hiçbir zaman aklının yolundan şaşmaz. Onda idealist ve realist iç içe girmiştir. Daima ateşi ve o kadar hesaplıdır. Deha uzun bir sabırdır, demişler. Mustafa Kemal hiç acele etmemiş, eline geçen hiçbir fırsatı da kaçırmamıştır.
Biz Birinci Dünya Harbi'ne hırs değil, cahillik yüzünden girmişizdir. Almanlara satılmamışızdır. İttihatçılar vatan satıcısı değil idiler. Liderlerinin hepsi parasız ve yardımsız, düşman kurşunları altında can vermişlerdir. Fakat bir umumi dünya görüşünden, realiteleri elde tutarak ve karşılaştırarak uzun vadeli hesaplar yapmak ve hükümler çıkarmak gücünden, yetkisinden yoksun idiler. Hiç olmazsa kendi partileri içinde serbest bir denetleme olsaydı gene de kendimizi koruyabilirdik.
Harbe böyle girmiştik. Fakat şimdi nasıl çıkacaktık? "Keşke ben ölseydim..." Talat Paşa'nın bu sözü samimi idi. Şüphe yok, fakat keşke devlet ölmeseydi... Çünkü çöküyorduk.
Artık bütün belgeler elimizdedir. Bu belgelerden anlaşılıyor ki bizim için Birinci Dünya Harbi'ne girmemek, İkinci Dünya Harbi'ne katılmamak kadar kolaydı. Şüphesiz daha da yerindeydi.
Ne vakit, en uzaktan bile görsem, bir yerde toparlanmak bilmeyen o manevi çözülüş içinde, donuk, çağrışsız, fakat hiç iradesini kaybetmeyen bir bakışı vardı.