“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe”
Kitabın arka yüzüne baktığımızda ilk cümle bu şekilde. Kitabı merak etmeme sebep olan da bu cümle oldu. Yazar Gospodinov’un babasını kaybettiği süreci, geçmişteki anılarıyla, babasının yaşamının son dönemindeki hastalıkları ve ölümden sonraki hislerini paylaştığı sarsıcı bir kitap. Kitap birkaç sayfalık kısa bölümlerden oluşuyor. Bu bölümlerde yazar, babasının hastalığından bahsederken, geri dönüşlerle geçmişte kendi çocukluğundan, babasının çocukluğuna; oradan babasını kaybettiği günden sonrasına geçişler şeklinde bir anlatımla süreci anlatıyor. Bu birkaç sayfalık kısa bölümlerde kahvenizi yudumlarken bir anda duraklamanıza ve yazarın bahsettiği konu üzerinde düşünmenize, dışarıya dalıp gitmenize sebep olabilecek paylaşımlar var. Aslında hayatın bu kadar içinde bir kavram olan ölüm üzerine düşündürüyor okurları. “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuz söylenebilir mi?” Bu cümle de uzun uzun üstüne düşünmeye itti beni. O en saf halimizi bilen, Dünya üzerindeki ilk nefesimize şahitlik eden kişiler de artık bulunmadığında hala yaşadığımız söylenebilir mi? Kitap aslında yas sürecini farklı bir bakış açısından düşünmeme de sebep oldu. “Yas süreci bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?” Kişiyi kaybettikten sonra aslında hayatımızda da yeni bir dönem başladığını söyleyebiliriz. Çünkü artık o kişiyle paylaştığımız benliğimizi de yanında götürmüştür. Bencilliktir çünkü o kişinin yokluğunda ne yapacağımızı bilemeyiz. Oysa karşımızdaki kişinin de o sırada bizimle vedalaştığı perspektifini unuturuz çoğu zaman. Onun vedası daha da dramatiktir aslında. “Siz olmadan nasıl yaşayacağım (hayır, artık kelime farklı), nasıl öleceğim, nasıl ölümde kalacağım