“…ya da gün ışığı, bir an için bulutların arkasından görünmüş, sonra bir yağmur bulutunun arkasına saklanmıştı da, her şey gözümde yine rengini kaybetmişti; ya da belki de, çok tatsız ve hüzünlü bir biçimde geleceğimin bütün perspektifi bir an için görünüp kaybolmuştu ve ben kendimi tam on beş yıl sonra, yaşlanmış bir halde, tıpkı şimdi olduğu gibi, yine aynı odada, yine yalnız, yine bütün yıllar boyunca bir parça olsun akıllanmamış olan Matryona’yla birlikte görmüştüm…”
“Matryona’ya baktım…Bu hala şen, dinç bir ihtiyardı, ama neden bilmiyorum, birden bana gözlerinin feri sönmüş, yüzü kırışıklıklarla kaplı, kamburu çıkmış, dermansız göründü…Neden bilmiyorum, birden odam da, tıpkı ihtiyar gibi yaşlanmış göründü bana. Duvarlar ve zemin renksizleşti, her şey kir pas içindeydi; neden bilmiyorum, pencereye baktığımda, bana öyle geldi ki karşıda duran ev de yıpranmış ve kararmıştı kendince, sütunlardaki sıvalar kopmuş ve dökülmüştü, kornişler kararmış ve çatlamıştı, canlı, koyu sarı duvarlar leke lekeydi…”