HÜMA
İnsanın ömrü bir ezan ve bir sala arasında geçen üç, beş günden ibaretmiş gerçekten de. Bugüne dedem için minarelerden yükselen sala sesleriyle başladım. Aslında başlamış da denemez, başlamış olmak için dünle bugünün arasına göz kapaklarımın girmiş olması gerekiyordu. Oysa ben bütün geceyi dedemin boş yatağına bakarak geçirdim. Teyze oğlunun haydi kalk abdest al diye seslenmesiyle ayrıldı gözlerim yataktan. Konsolun üzerindeki mendili gördüm banyoya giderken. Dedemin abdest aldıktan sonra kurulandığı mendildi. Ninem nişanlıyken işlemiş o mendili dedem de öyle hürmet etmiş ki bu mendil ancak aklandıktan sonra kullanılabilir diye abdest sonrasına layık görmüş. Elime aldım kullanılmaktan sararmıştı, yanlarındaki danteller de sökülmüştü iyice. Dedemin kullandığı hacı esansının kokusu sanki mendilin tüm ipliklerine sinmişti. Mübarek temizliğine pek bir düşkündü, bu kokuyu sürmeden camiye gittiğine de hiç şahit olmadım. Abdest aldıktan sonra dedemin mendiliyle kurulandım, bolca sürdüm mis kokusundan boynuma başka türlü uğurlamaya utanırdım yoksa. Tabut omzumuzdayken tüy gibi olmuştu, herkes şaşkındı. Komşu Akif amcanın "Giderken bile millete zorluk vermedi." Dediğini duydum. "Herkesin herkese zorluğuyla nam saldığı bu dünyada giderken bile zorluk çıkarmamak... Eşref-i mahlükat böyle oluyor demek ki." diye söylendim içimden, musalla taşına tabutu koyarken. Namaz, helallikler, defin işlemleri, hoca telkini... Hepsi hızla geçip gitmişti. Cemaat dağılmış, hoca dedemle yalnız kalmıştı. Ben de güya son kez vedalaşmak için uzakta bir mermere oturup hocanın mezarlıktan ayrılmasını bekledim. Ama ıslak toprak yığınına bakınca ağlamaktan başka bir şey yapamadım. Buradan ayrılmalıydım. Biraz daha kalırsam dedemin yanına yeni bir mezat daha kazılacaktı yoksa. Orası nineme ait,