Büyülü bir gerçeklik yaşamak ister insan bazen. Betondan asfalttan, karbondioksitten, havasızlıktan, yol parasından, kiradan, faturalardan, patron azarından, eşinin azarından, çocuğun ağlamasından, kaçırdığı namazların utancından, keşke dilenciye elli kurul da olsa verseydim pişmanlığından uzaklaşmak ister. Zihnin bir iğne deliğinden kaçıp gitmesine izin vermek gerek: Günde birkaç saniye deli olmaktan kime zarar gelir?
Yazacak hiçbir şeyi yokken daha çok yazmak istiyordu. Hiç aç değilken yemeklerin sergilendiği bir lokantanın önünden geçmek nasıl müdesinde bir hareketlilik yaratırsa insanın, sürekli kitaplarla birlikte yaşamak da bir yazara durduk yere yazmak zorunda hissettiriyordu galiba.
Adil bir dünyanın hayaliyle yaşayan, ancak adaletle hayatının herhangi bir merhalesinde karşılaştığında bir heyula görmüş gibi ödü kopan insan, kendini diğer türlerle eşitleyen ölümü törenlerle, dualarla süsleyerek, kendi soyunun ölümünü farklılaştırarak yaratılan en üstün tür olduğunu kanıtlamaya çalışır. Oysa ölüm kılıcını her seferinde adalet için çeker. Bir fareyle bir insan işlevsel açıdan farklıyken, ölü bir fare ve ölü bir insan arasında hiçbir fark olmamasının nedeni budur. Ölüm varlık ile yokluğu bölen bir milattır.