Erkeklerin çoğu içlerinde birer yaralı oğlan çocuğu taşır: Kendisi hakkındaki gerçekleri ilk kez dillendirdiğinde ebeveynleri tarafından şiddetle susturulmuş, gerçek hislerini duymak istemeyen ataerkil dünyanın eliyle ağzı sımsıkı kapatılmış bir oğlan çocuğu... Pek çok kadın içinde yaralı bir kız çocuğu taşır: Doğduğu günden itibaren hep kendisi dışında biri olması gerektiği öğretilen, insanların ilgisini ve memnuniyetini kazanmak için gerçek hislerini inkâr etmesi gerektiği öğretilen yaralı bir kız çocuğu... Erkekler ve kadınlar olarak birbirimizi dürüst olduğumuz için cezalandırarak yalanların daha iyi olduğu fikrini pekiştirmek dışında bir şey yapmıyoruz. Sevmek, âşık olmak için birbirimizin gerçeklerini duymaya, asıl önemlisi dürüstlüğün değerini savunmaya kendimizi seve seve açmalıyız.Yalanlar insana kendini daha iyi hissettirebilir ama sevgiyi, aşkı
tatmasına yardım etmez.
Ama mesele biyolojik ebeveynlik olduğunda, erkeklerin yalan söylenmeye ve maniple edilmeye karşı koyamadıkları gerçeği, durumu makul veya doğru kılmaz. Yalan söylenmesini ve maniple edilmeyi kabul eden erkekler sadece güçlerinden feragat etmez, aynı zamanda kadınları "suçlayabilecekleri" veya kadın düşmanlığını aklayabilecekleri bir durum hazırlarlar.
Ataerkil erkeklik, oğlan çocuklarından ve erkeklerden yalnızca kendilerini kadınlardan daha güçlü ve üstün görmelerini değil, aynı zamanda söz konusu hâkim konumlarını korumak için ne gerekiyorsa yapmalarını talep eder. Erkeklerin ilişkilerde güç kazanmanın bir aracı olarak kadınlardan daha sık yalana başvurmalarının bir nedeni de budur. Bır grubun diger bır grup, bir bireyin diğer bir birey üzerinde tahakküm kurduğu bir durumda sevginin var olabildiği savı, ataerkil kültürde yaygın kabul gören varsayımlardan biridir. Pek çok insan erkeklerin kadınlar ve çocuklar üzerinde tahakküm kurarken yine de onları sevebileceğine inanır. Psikanalist Carl Jung "Iktidar arzusunun baskın olduğu yerde sevgi olmayacaktır." tespitiyle bunun aksi bir gerçekliği vurgular. Irkına, sınıfına bakmaksızın, hangi kadın grubuyla erkeklerle ilişkileri hakkında konuşacak olsanız, hep iktidar arzusu, erkeklerin yalanı kullanma biçimi ve karşısındaki insanı hâkimiyeti altında tutma ve kendine tabi kılmanın bir aracı olarak bilgi paylaşmama gibi pratiklere ilişkin hikâyeler dinlersiniz.
Victor Seidler, çarpıcı çalışması Rediscovering Masculinity' de şunu vurgular: "Bizler oğlan çocukları olarak dili kullanmayı öğrenir öğrenmez kendimizi dil aracılığıyla nasıl gizleyeceğimizi de öğreniriz. Dilde 'ustalaşmayı' öğreniriz ki dışımızdaki dünyayı kontolümüz altına alabilelim... İlişkilerimizde kendi mutsuzluğumuz, perişanlığımız için başkalarını suçlamayı öğrenmemize karşın, öte yandan herhangi bir şey için ne kadar az şey hissettiğimizi fark ettiğimizde duyduğumuz keder ve ıstıraba dokunurken erkekliğimizin nasıl sınırlı ve yaralı olduğunu da dile getirilmeyen bir düzlemde biliriz." Duygulara yabancılaşmak, erkeklerin yalan söylemesini kolaylaştırır çünkü çoğunlukla çocuklukta öğrendikleri erkeklik iddiasının sunduğu hayatta kalma stratejilerini harfi harfine uyguladıkları bir tür trans hâlindedirler. Bu başkalarıyla ilişki kuramama hâli, eziyet vermenin sorumluluğunu kabul edememe beceriksizliğini de içinde barındırır. Erkeklerin kendilerinden güçsüzlere, çoğunlukla da kadınlara yönelik aşırı şiddet içeren davranışlarını asıl kendilerinin kadınlar tarafindan mağdur edildikleri iddiasıyla aklamaya çalıştıkları anlarda bu inkâr iyice su yüzüne çıkar.