Konsolidasyon sürecinin ilk adımı, her zaman potansiyel rakiplerin tasfiye edilmesi. Bu tasfiye, fiziksel eliminasyondan siyasi marjinalleştirmeye kadar geniş bir yelpazede gerçekleşebiliyor. Stalin’in 1936-1938 yılları arasındaki “Büyük Temizlik” dönemi, bunun en uç ve en kanlı örneğidir mesela. Sovyet siyasetinin eski devrim kahramanları, Kızıl Ordu’nun en yetenekli komutanları, parti bürokrasisinin üst kademeleri; milyonlarca insan ya kurşuna dizildi ya Gulag kamplarına gönderildi.
Napolyon’un yükselişi sırasında Murat, cesaretin, sadakatin ve gösterişin sembolüydü. 1808’de Napolyon onu Napoli Kralı yaptı. Ancak tahta geçince iktidarın rüzgârı yön değiştirdi: Murat, Napolyon’un gölgesinden çıkmak, kendi hanedanını kurmak istiyordu. Bu nedenle Fransa ile Avusturya arasında denge siyaseti güttü, kimi zaman Napolyon’a sırtını döndü, kimi zaman yeniden ona bağlandı.
1815’te Napolyon Elba Adası’ndan kaçıp yeniden iktidara (Yüz Gün) yürürken Murat da kendi krallığını kurtarmak için Avusturya’ya karşı savaşa girişti — ama yenildi. Tahtını kaybetti, kaçtı, sonra Napoli’ye gizlice dönüp halkı ayaklandırmaya çalıştı. Fakat yakalandı.
Ve işte o trajik sahne:
Bir zamanlar binlerce askerin önünde parlayan o mareşal, eski yoldaşlarının kurduğu askerî mahkeme tarafından yargılandı. Savunma yapmayı reddetti. Duruşmada şöyle dediği anlatılır:
“Kral Murat konuşmaz. Kral Murat ölür.”
13 Ekim 1815’te, Calabria’daki Pizzo kalesinin avlusunda idam mangasının karşısına geçti. Kendi emrini kendi verdi, gözlerini bağlatmadı. “Nișan alın kalbime, dostlarım,” dedi ve ateş edildi.
Böylece, Napolyon’un romantik imparatorluk rüyasıyla birlikte, ona en sadık ve en tutkulu figürlerinden biri de tarihin tozuna karışmış oldu.
Keza Troçki’nin 1929’da sürgüne gönderilmesi, ardından 1940’ta Meksika’da