Benim karşımdaysanız gerçekleri dogmatik bir tarzda ele alamazsınız. Bunu ücretli kölelerinize saklayın. Onlar size cevap vermeye cesaret edemezler çünkü onların ekmeği ve hayatı sizin elinizdedir.
Devlet aklı’ söyleminin en tehlikeli tarafı, tanımlanamamasıdır.
Devlet aklı ne yapıyor, kime hizmet ediyor, kimleri dışlıyor, hangi kurumlardan oluşuyor soruları havada kalıyor.
Dikkat buyurun, bu muğlaklık esasen söylemin işlevselliğinin anahtarıdır. Çünkü, muğlaklık, otoritesi olmayan aktörleri meşru kılmak için kullanılır.
Esasen bu muğlaklık, stratejik bir amaca hizmet ediyor; muhalif sesleri susturmak.
Bu söyleme karşı yapılan her muhalefet, otomatik olarak ‘devlet aklını’ anlamayan, ‘dar görüşlü’ olan kişilerin muhalefeti olarak konumlandırılıyor. Çünkü ‘devlet aklının’ tanımsız olması ona karşı çıkışı da tanımsız hale getiriyor—eleştiriyi hayali bir kutsallaştırmaya karşı duruş haline çeviriyor.
Sonuç ‘devlet aklı’ söylemi, sorunları çözmek yerine, sorunları erk sahibi bir azınlığın elinde toplamak için kullanılıyor.
Din, bir devleti meşrulaştıran kabuk değil, adaletin arkasına duran kaynaktır. Zulmün umranı harabeye çevirdiği yerde, hangi dua, hangi ibadet, hangi haramı helal kılabilir? İbn Haldun’a göre sağlıklı bir toplumsal düzenin reçetesi açıktır. Adaletin üstünlüğü, üretimin korunması, vergilerin meşru sınırı aşmaması, yönetenlerin topluma efendilik taslamaması, kurumların bireylerin keyfine kurban edilmemesi. Listenin her maddesi bugünün İslam coğrafyası için bir sınav sorusudur. Medeniyet, ancak güç ile adalet birbirini tamamladığında ayağa kalkar.
10 Ocak 1401. Şam surları Timur’un ordusunun kuşatması altında. Şehirde eli silah tutan herkes mevzide. Bu dehşetli sahnenin ortasında, surlardan sarkıtılan ipten bir merdivenle aşağı inen ihtiyar bir adam var. Yetmişine merdiven dayamış, hayatının yarısını saray entrikaları, sürgünler ve hapishanelerde geçirmiş bir bilge. İbn Haldun.
Aşağıda, çadırın içinde onu Timur beklemektedir. Döneminin en yıkıcı fatihlerinden biri. Sayısız şehri ezip geçmiş, dehşetiyle nam salmış bir hükümdar.
İbn Haldun ona selam verip söze ihtiyatla başlar: “Ben bir ilim adamıyım”. Saatlerce konuşurlar. O gece konuşulan, yalnız Şam’ın kaderi değil; bir medeniyetin nasıl yükselip çöktüğü ve gücün neden kendi sonunu içinde taşıdığıdır. İbn Haldun, korkusuna ve ihtiyatına rağmen bu kanlı hükümdarı kendi teorisinin canlı kanıtı olarak seyreder.
Bu sahne, İbn Haldun’un hem hayatının hem de düşüncesinin sembolik özetidir. Çünkü Mukaddime, tam da böyle bir fırtınanın içinde doğmuş; sürgünlerin, hapsoluşların, veba salgınında kaybedilen ailenin ve yas tutulamayan uygarlıkların enkazları arasında olgunlaşmış bir eserdir.
Arnold Toynbee yıllar sonra Mukaddime’yi iddialı bir övgüyle anacaktır: “türünde tüm zamanların ve mekânların yarattığı en büyük eser.” Ama asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden bu eser, yüzyıllar sonra bile günümüz İslam dünyasına hâlâ bu kadar seslenebiliyor? “Asabiyet” dediği o görünmez güç nedir ki, toplumları yükseltir ama aynı kaçınılmazlıkla çöküşe sürükler? Ve belki de asıl soru: İbn Haldun’un “Zulüm umranın harabıdır” cümlesi yalnızca bir tespit midir, yoksa tarihin işleyen yasası mı?
TRAJİK BİR ÖMÜRDEN SÜZÜLEN “YENİ BİR İLİM”
1332 yılında Tunus’ta dünyaya gelen Abdurrahman İbn Haldun, henüz on altı yaşındayken çağın en büyük yıkımlarından birinin ortasında buldu
Arthur Shelby:
- Kafam almıyor, Tom. Zamane çocukları işte.
Thomas Shelby:
- Savaş görmediler. Bu yüzden farklılar. Çocuk kalıyorlar.
( Peaky Blinders )