İbrahim Canik

Otoriter rejimlerin en büyük başarısı
Muhalefeti susturmak değil, kendi dilini muhalefete benimsetmektir.
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ - 7 (SON)
BÂBIÂLİ’DE SON KAVGA Hayreddin Paşa’nın Aralık 1878 - Temmuz 1879 tarihleri arasındaki sekiz aylık sadareti, can çekişen bir imparatorluğun son büyük “sistem restorasyonu” denemesidir. Paşa, İstanbul’a geldiğinde elinde sadece Tunus’un tozlu hatıraları değil, Akvemü’l-Mesâlik ile formüle ettiği o katı gerçeklik vardı: Devlet, şahısların dehasıyla değil, kurumların sağlamlığıyla ayakta kalır. Sadrazamlık görevine gelir gelmez Osmanlı-Rus Savaşı’nın ve Berlin Antlaşması’nın kangrenleşmiş meseleleriyle, Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın azliyle ve maliye buhranıyla boğuşurken; asıl savaşını devletin köhnemiş “mimarisini” değiştirmek için verdi. Paşa’nın ajandası, bugün Nobel ödüllü kurumsal iktisatçıların üzerinde durduğu o “kapsayıcı kurumlar” listesi gibidir: Yetki ve Sorumluluk Dengesi: Sadrazamlık makamını saray karşısında sadece bir “emir kulu” olmaktan çıkarıp, icraatın gerçek sorumlusu ve yetkilisi kılmak istedi. Bürokratik Liyakat: Memurların saray sadakatine göre değil, belirli bir sisteme (liyakat-ı şahsiye) göre atanmasını önerdi. Hukuk Devleti: Mahkemelerin yeniden tanzimi ve yargının yürütmeden bağımsızlaşması için layihalar sundu. Ancak en radikal hamlesi, anayasanın değiştirilerek Meclis-i Meb’ûsan’ın derhal yeniden toplantıya çağırılması teklifiydi. Paşa, hükümdarın yetkilerini denetleyecek bir sistem peşindeydi çünkü ona göre hürriyet, sandıktan değil, iktidarın sınırlandırılmasından ibaretti. ‘Meşveret, hükümdarın mutlak iradesine vurulan hukuki bir prangadır. Bu meclis sayesinde millet, kendi kaderi üzerinde söz sahibi olur. Bu, İslami şura’nın günümüzdeki karşılığı olan hürriyettir.” Fakat Sultan II. Abdülhamid’in “tek elden yönetim” arzusu ile Paşa’nın “denetlenebilir sistem” vizyonu uzlaşamaz bir noktaya geldi. Paşa, teklif ettiği Meclis-i Vükelâ
Tarih
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ-6
Hayreddin Paşa’nın 1860’ta temellerini attığı ve 1861’de ilan edilen Kanunü’d-Devle, sadece Tunus için değil, tüm İslam dünyası için bir milattır. Zira bu metin, mutlakiyetin kalbinde hukukun üstünlüğünü ilan eden ilk yazılı anayasadır. Paşa, bu hamleyle ‘adil hükümdar’ beklentisinden ‘adil sistem’ inşasına geçişin kapısını aralamıştır. “Bir devletin bekası, yöneticinin şahsi iradesine değil, vaz edilen kanunun kuvvetine bağlıdır. Zira şahıslar fani, kanunlar bakidir. Eğer kanun, hükümdarın keyfinden daha üstün tutulmazsa, o memlekette ne emniyet kalır ne de huzur.” Paşa, bu hamlesini Meclisü’l-Ekber’i (Yüksek Meclis) kurarak taçlandırır. Bu meclis, bir danışma kurulundan ziyade, bütçeyi denetleyen ve liyakati sadakatin önüne koyan bir denge-denetleme mekanizmasıdır. Paşa’nın bu dönemdeki duruşunu en iyi özetleyen olay, Mustafa Haznedar’ın yolsuzluklarına karşı meclis kürsüsünde yaptığı o tarihi konuşmadır: “Sizin adalet dediğiniz, güçlünün zayıfı ezmediği bir vicdan muhasebesi değildir. Gerçek adalet, yöneticinin elini halkın cebinden çekeceği ve her kuruşun hesabını vereceği hukuki bir nizamdır.” Ancak o “dar koridor” her zaman açık değildir. Paşa’nın mülkiyet güvenliğini sağlamaya yönelik reformları, rant düzeninden beslenen elitlerin çıkarlarına çarpar. Mustafa Haznedar ve ekibi, bu “kapsayıcı” kurumları kendileri için bir ölüm fermanı olarak görür. Çıkar ağları sarsılan bu sömürücü yapı, anayasayı askıya aldırarak Paşa’yı köşesine çekilmeye zorlar. Bu geri çekilme, Paşa için bir yenilgiden ziyade var olan medeniyet krizini kağıda dökeceği o büyük eseri, Akvemü’l-Mesâlik’i yazacağı bir inziva döneminin başlangıcı olur. Paşa, 1867’de tamamladığı bu başyapıtında, Tunus’ta yaşadığı bu acı tecrübeyi evrensel bir kurala dönüştürür: “Adalet, imarın (kalkınmanın)
Tarih
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ-5
Paris’ten 1856 yılında dönen Hayreddin Paşa, Tunus’a adım attığında karşısında bulduğu manzara; yolsuzlukla delik deşik edilmiş bir hazine, kabile asabiyetine hapsolmuş bir bürokrasi ve halkın ümüğüne çöken “sömürücü” bir elittir. Bu elitin başında ise, Paşa’nın Paris’te peşine düştüğü Benaïad’ın hamisi, Tunus’un karanlık kudreti Mustafa Haznedar bulunmaktadır. Paşa için mücadele artık şahıslarla değil, zihniyetle ve kurumlarladır. Ancak bu kurumsal inşanın önündeki en büyük engel, insanın insan tarafından sömürüldüğü en köhne yapı olan köleliktir. Paşa, henüz genç bir danışmanken Tunus Beyi Ahmed Bey’i bu konuda ikna etmiş ve Tunus’un 1846 yılında köleliği yasaklayan ilk Müslüman ülke olmasında başrolü oynamıştır. Bu hamle, onun için sadece ahlaki bir duruş değil, rasyonel bir sistem gerekliliğidir. Paşa’ya göre, kendi vücudu ve emeği üzerinde mülkiyet hakkı olmayan bir ferdin, bir medeniyeti ayağa kaldıracak “teşvik” yapısına sahip olması imkânsızdır. “Hürriyetin olmadığı yerde insanlar sadece günü kurtarmaya bakar, büyük işlere teşebbüs etmezler.” 30.01.2026 Mustafa Yeneroğlu KARAR
Tarih
TUNUSLU HAYREDDİN PAŞA VE BİTMEYEN SANCIMIZ-4
Hayreddin Paşa’yı dönemindeki pek çok Batıcıdan ayıran en önemli özellik, onun bir “müstemleke aydını” gibi davranmamasıdır. O, Paris’te gördüğü kurumları olduğu gibi kopyalamayı değil, bu kurumların arkasındaki “akıl ve adalet” ilkelerini İslam medeniyetinin kodlarıyla (adalet, şura, maslahat) yeniden üretmeyi amaçlamıştır. Parlamenter tartışmaları ve kamuoyunun yönetim üzerindeki baskısını izlerken, “şura” kavramının Batı’da nasıl ete kemiğe büründüğünü görmüştür. Paşa, şu temel kanaate ulaşır: Bir devletin ayakta kalması için yöneticinin “adil” olması yetmez; sistemin yöneticiyi “adil olmaya zorlaması” gerekir. Bu zihinsel devrim, onun Tunus’a dönüşünde başlatacağı büyük reform dalgasının ve meşhur Akvemü’l-Mesâlik fî Ma’rifeti Ahvâli’l-Memâlik (Ülkelerin Durumunu [Hallerini] Öğrenmek İçin En Doğru Yol) eserinin temel harcı olacaktır. 30.01.2026 Mustafa Yeneroğlu KARAR
Tarih