Hayreddin Paşa’nın 1860’ta temellerini attığı ve 1861’de ilan edilen Kanunü’d-Devle, sadece Tunus için değil, tüm İslam dünyası için bir milattır. Zira bu metin, mutlakiyetin kalbinde hukukun üstünlüğünü ilan eden ilk yazılı anayasadır. Paşa, bu hamleyle ‘adil hükümdar’ beklentisinden ‘adil sistem’ inşasına geçişin kapısını aralamıştır.
“Bir devletin bekası, yöneticinin şahsi iradesine değil, vaz edilen kanunun kuvvetine bağlıdır. Zira şahıslar fani, kanunlar bakidir. Eğer kanun, hükümdarın keyfinden daha üstün tutulmazsa, o memlekette ne emniyet kalır ne de huzur.”
Paşa, bu hamlesini Meclisü’l-Ekber’i (Yüksek Meclis) kurarak taçlandırır. Bu meclis, bir danışma kurulundan ziyade, bütçeyi denetleyen ve liyakati sadakatin önüne koyan bir denge-denetleme mekanizmasıdır. Paşa’nın bu dönemdeki duruşunu en iyi özetleyen olay, Mustafa Haznedar’ın yolsuzluklarına karşı meclis kürsüsünde yaptığı o tarihi konuşmadır:
“Sizin adalet dediğiniz, güçlünün zayıfı ezmediği bir vicdan muhasebesi değildir. Gerçek adalet, yöneticinin elini halkın cebinden çekeceği ve her kuruşun hesabını vereceği hukuki bir nizamdır.”
Ancak o “dar koridor” her zaman açık değildir. Paşa’nın mülkiyet güvenliğini sağlamaya yönelik reformları, rant düzeninden beslenen elitlerin çıkarlarına çarpar. Mustafa Haznedar ve ekibi, bu “kapsayıcı” kurumları kendileri için bir ölüm fermanı olarak görür. Çıkar ağları sarsılan bu sömürücü yapı, anayasayı askıya aldırarak Paşa’yı köşesine çekilmeye zorlar. Bu geri çekilme, Paşa için bir yenilgiden ziyade var olan medeniyet krizini kağıda dökeceği o büyük eseri, Akvemü’l-Mesâlik’i yazacağı bir inziva döneminin başlangıcı olur.
Paşa, 1867’de tamamladığı bu başyapıtında, Tunus’ta yaşadığı bu acı tecrübeyi evrensel bir kurala dönüştürür:
“Adalet, imarın (kalkınmanın)